Venedik nasıl ortaya çıktı? Peki başka bilinmeyen neler var? Hadi okuyalım!!!





“Kendilerine geniş yollar kazandırmak için kanalları kapatan ve bu sayede adına “campo” dedikleri geniş meydanlar elde eden Venedikliler, bugün altı bölgeye ayrılan ana kara ve civardaki adacıklarıyla bir bütün olarak Venedik lagününde yaşamlarını sürdürmektedirler.’’

Venedik’in Kuruluşu ve Şehirde Mimari’nin Şekillenmesi




MÖ. 800’lü yıllarda şekillenen Venedik Lagünü, uzun yüzyıllar boyunca Venetolu balıkçıların tuz çıkarıp balık tuttukları bataklık adalardan ibaretken V. yüzyılda, önce Atilla’nın Hunlarından (MS. 452) ardından Lombardların (MS. 568) akınlarından kaçan Venetolulara ev sahipliği yapmıştır. İlk olarak Torcello Adası’na yerleşen ardından da lagünde yavaş yavaş kendilerine yer bulan Venetolular böylece, Brenta Irmağı üzerinden taşıdıkları tahta kazıklarla sağlamlaştırdıkları bataklık zemin üzerinde yüz yirmi üç adacığı birbirine bağlayan dört yüzü aşkın köprü inşa ederek dünyanın hiç bir yerine benzemeyen bir şehir kurmuş oldular. Kendilerine geniş yollar kazandırmak için kanalları kapatan ve bu sayede adına “campo” dedikleri geniş meydanlar da elde eden Venedikliler bugün altı bölgeye ayrılan ana kara ve civardaki adacıklarıyla bir bütün olarak Venedik lagününde ve aynı zamanda ana karada yaşamlarını sürdürmektedirler.



Kuruluşunun ardından Bizans Devleti tarafından atanan valilerin yönetiminde, ardından da bağımsız olarak ama Bizans ile kurduğu sıcak ilişkileri sürdürerek zaman içerisinde önemli bir şehir devletine dönüşecek yapının ilk adımları böylece atılmış olur.

Doğu Roma'nın (Bizans) Etkisi



Uzun yüzyıllar Bizans İmparatorluğu valilerince yönetilen Venedik bu yüzyıllar içerisinde yoğun olarak Bizans mimarisinin de etkisi altına girmiştir. Bugün şehrin kalbinin attığı yer olan San Marco Meydanı’ndaki San Marco Bazilikası, altından mozaikleri ve kubbeli yapısı ile şehirdeki Bizans mimarisinin en güzel örneği olarak kabul edilir. Bunun haricinde Büyük Kanal (Canal Grande) üzerinde yer alan evlerin çoğu da bilhassa pencere stilleri ile Bizans mimarisinden büyük izler taşır.



Venedik’teki Bizans egemenliği şehirde IV. Haçlı Seferine kadar sürer. Bu tarihten sonra Hıristiyan ittifakıyla İstanbul üzerine gelen Venedikliler, İstanbul’u günler boyunca yağmalar ve bunun neticesinde İstanbul’un en önemli zenginlikleri Venedik’e getirilir. Bugün San Marco Bazilikasını süsleyen atlar ve kilisenin dış süslemeleri için kullanılan mermerler işte bu haçlı seferi neticesinde Venedik’e taşınan zenginliklerden bir kısmını oluşturur. Bizans Devleti’nin İznik’e çekilmesi İstanbul’da bir Latin Krallığı kurulması ve Venedik’in krallara taç giydirir hale gelmesi iki şehrin ilişkilerinde yeni bir döneme girilmesine neden olur. Bizans'ın etkisiyle şehrin ilk koruyucusu olan Bizans Kralı San Teodoro ve ardından onun yerini alan San Marco ve onun sembolü olan kanatlı aslan birer sütun üzerinde meydanda geçmişi ve bugünü ile Venedik’i Venedik yapan önemli birer öge olarak yer alır.

Venedik’in Evleri



Venedik Doğu Akdeniz üzerinde hâkimiyetini geliştirdikçe daha da büyür ve bu büyüme şehrin de mimari anlamda şekillenmesine yol açar. Şehrin soylularının kendilerine yaptırdıkları evler klasik Venedik mimarisinin en güzel örnekleri olarak bugün de hala varlıklarını sürdürmektedir. Venedik mimarisi ile yapılmış bir ev, sadeliği ve gösterişten uzak hali ile dikkat çeker. Klasik bir suylu Venediklinin evi genellikle iki kattan ibarettir. Evin biri karadan biri denizden olmak üzere iki tane girişi bulunur. Giriş kattan deniz yoluyla tekneleriyle mallarını getiren Venedikli tüccarlar aynı katta bulunan depolarına bu mallarını yerleştirirler. Evin birinci katında ise sağlı sollu ev ahalisinin odalarına açılan ve evin sonuna kadar uzanan bir salon yer alır. Bu büyük salon genellikle soyluların verdikleri davetlerde, balo salonu olarak ya da misafirlerini ağırladıkları yer olarak kullanılırdı. Murano camından büyük lambalar ve ve aynı şekilde aynalar, doğu stili vazolar, biblolar ve buna benzer eşyalar ile süslenen salon ev sahibinin zenginliği ve soyluluğundan izler taşır ve büyük kanala bakan geniş pencereler ile tamamlanır. Evlerin tavanı oldukça yüksek ve ferah, pencereleri ise yapıldığı dönemin stilini belli edecek şekilde sade bir zarifliktedir. Pencerelerin zarafeti genellikle yeşil bazen de kahverengi ve açık mavi tonlarında kepenkler ile tamamlanır. Venedikliler bu kepenklere “Venezian” diyorlar. Bunların kendine has bir açılıp kapanma sistemi var. Açıldığında da kapakların duvara bağlı kalmasını sağlayan minik başları var.

Venedik’ten ayrıntılar



Venedik’in evleri genellikle pastel renklidir ve denizde kalan kısımlarında tuğlalar dikkat çeker. Evler orijinalliğinin korunması açısından eskiliği muhafaza edilerek restore edilir. Sadece Burano Adası buna istisna olarak, sarhoş balıkçılar söylencesini destekler şekilde, düzenli aralıklarla rengarenk boyanır. Burano’nun renkliliğine inat Venedik sadeliği ile güzeldir. Şehre uzun süreli baktığınızda kanalların da rengi olan su yeşilinin hakimiyetini görürsünüz. Venedik’e turist olarak gelen biri muhtemelen bitki örtüsünün yoksunluğundan şikayet edecektir. Oysaki bu küçücük şehrin kendine yetecek kadar yeşil alanı da bulunmaktadır. Genellikle her soylu evinin iç kısımda gözlerden uzak biçimde bir bahçesi minicik bir süs havuzu bulunur. Bunların çoğu özel mülkiyet olduğu için ziyarete açık değildir. Büyük mimari yapılar üzerinde ya da birkaç önemli meydanda mutlaka heykeller de bulunur. Şehrin sembolü olan San Marco’nun kanatlı aslanı Venedik’te bir çok noktada bulunmaktadır. Santi Giovanni e Paolo Meydanı’nda bulunan Verlacchio’nun Bartolomeo Colleoni adlı atlısı şehrin en ünlü heykellerinden biridir.

Venedik Kiliselerinin Mimarisi



San Marco Bazilikasının Bizans etkisinden bahsetmiştik. Bunun haricinde şehrin en uzun kilisesi olan San Giovanni e Paolo ve en geniş kilise olan San Maria Gloriosa dei Frari Kilisesi Ortaçağ’ın Gotik yapılı kiliselerine en güzel örnek olarak dikkat çekmektedir. San Marco Bazilikası’nın hemen yanında yer alan Dükler Sarayı (Palazzo Ducale) de Gotik sanatın en güzel örneklerinden biridir. Bir de bizim açımızdan oldukça önemli bir bina olan Fondaco dei Turchi (Türk Hanı) şehirdeki en güzel gotik mimari eserlerinden biridir.



Rönesans Mimarisi de şehre ulaşmakta gecikmez ve bugün şehrin en güzel yapılarına örnek oluşturacak şekilde yerini alır. Venedik’in en ünlü ailelerinden Foscarilerin evi Ca’ Foscari (Bugün şehrin en büyük ve en ünlü üniversite binası olarak hizmet veriyor.) de Venedik’in gotik saraylarına bir örnektir. Ca’ Doro Müzesi olarak da bilinen Palazzo Franchetti de Gotik mimari eseridir. Dünyanın en güzel ve zarif köprülerinden biri olan Rialto Köprüsü (Ponte di Rialto), bugün Casino olarak faaliyet gösteren Palazzo Loredan Vendramin de Rönesans yapıları olarak dikkat çekenlerdendir.

Andrea Palladio Kiliseleri



16. yüzyılın Vicenzalı mimarı olan Andrea Palladio, bilhassa Venedikli soylular için Veneto bölgesinde yaptığı villalar ile tanınmaya başlayınca Venedik’e davet edilir. Önceleri Venedikliler tarafından dehası çok da farkedilmeyen Palladio’ya San Giorgio Maggiore, Zitelle, Redentore kiliselerinin yapımı ve Castello bölgesinde bulunan San Francesco della Vigna Kilisesi’nin de ön yüzünü tamamlama görevi verilir. Palladio’nun tamamladığı eserleri, şehrin San Marco Meydanı’ndan karşıya bakanları bugün dahi müthiş bir sadelik ama bir o kadar da gösteriş ile etkisi altına alır. Palladio yaşadığı dönemden çok daha sonraki dönemde kıymeti artan bir mimar olarak eserlerindeki sadelik ve asimetrik yapıları ile kendisinden sonraki mimarları villa ve kilise mimarisinde etkisi altına alır. Bugün dünyanın bir çok noktasında Palladio tarzı yapılar, evler, villalar, kiliseler, bahçeler bulunmaktadır. Bunlardan en ünlüsü bütün dünyanın yakından tanıdığı Amerika’nın ünlü beyaz sarayıdır. 1792-1802 yılları arasında Mimar James Hoben tarafından yapılan bu saray birebir Andrea Palladio tarzını yansıtmaktadır.

Barok Mimari’nin En Güzeli Salute Bazilikası (Basilica di Santa Maria della Salute)



Sayısız kiliseye sahip olan da şehir Venedik’te bir çok kilise şehri dönem dönem etkisi altına alan veba salgınlarının anısına inşa ettirilir. Bunlardan biri de bugün şehrin tam da bir zamanlar giriş kapısı kabul edilen ve altın topun (Palla d’oro) bulunduğu Punta della Dogana’da yer alır. Salute Kilisesi özellikle akşam ışıklandırmasıyla görenleri kendine hayran bırakır. Barok mimari eseri olduğu için mimariden anlamayan birini dahi sahip olduğu gösterişli hal ve sayısız heykeliyle adeta büyüler. Kilisenin mimarı olan Baldassera Longhena bu kiliseyi yapmadan önce bütün dikkatini Andrea Palladio’nun kiliselerine verir ve Palladio stilini kendi barok stili ile birleştirir.

Mimari yapılar ve dönemleri oldukça önemlidir; ancak bu mimari yapılara ruh katan küçük ayrıntılar da gözden kaçmamalıdır. Venedik işte tam da bir ayrıntılar cennetidir. Şehri tüm ayrıntıları ile keşfetme çabası asla sonu gelmeyecek tatlı bir hayaldir. Venedik’i bu anlamda keşfetmek için bir ömür asla yeterli gelmeyecektir. Siz her şeyi öğrenmek istedikçe şehir adeta sizinle damgasını geçer gibi önünüze bir ayrıntı serecektir. Minik balkonlar, evlerin önlerini süsleyen tuhaf ve çirkin başlar -ki bunları kötü ruhları evlerinden kovmak için kullanırlarmış-, mutlaka bir hikayesi olan minik heykeller, adına “calle” yani Venedik dar sokağı denen ve bazen yarım metreden dahi dar olabilen sokaklar, geniş meydanlar ile tezat oluşturur. Sokakların, meydanların, köprülerin isimlerinin mutlaka ilginç bir hikayesi vardır. Örneğin ponte della tetta yani Göğüs Köprüsü söylenceye göre bir zamanlar hayat kadınlarının yaşadıkları evlere oldukça yakın bir bölgede imiş. Bu nedenle hayat kadınları müşterilerini bu köprü üzerinde beklerlermiş. Ancak zamanla erkekler de kadın kılığında köprüye çıkınca bu durum küçük skandalların yaşanmasına neden olmuş. Venedik yönetimi de aynı şey tekrarlanmasın diye köprüye çıkan kadınlara göğüsleri açık şekilde orada bulunma zorunluluğu getirmiş. İşte köprü adını bu kuraldan almış.

Venedik su ile evlidir derler. O nedenle de Venedik’i sudan bağımsız düşünemezsiniz. Ancak son yıllarda Venedik’in suya olan aşkı başına oldukça belalar açmış. Şehirde sık görülen acqua alta yani suların yükselip alçalmasının şehri yavaş yavaş suya boğduğu söylenir. Lagün içerisinde Marghera adlı bölgeye yapılan sanayi bölgesi deniz üzerinde bir sanayi alanı elde edebilmek için bölgeden pompalama yöntemiyle suyun itilmesi ve antik şehrin zemininin çökmeye başlamasına neden olmuştur. Bu nedenle yüzyıllar boyunca ayakta kalan şehir son yıllarda sık sık sel baskınlarına maruz kalmaktadır.

Venedik’e gelmek isteyenler için

Venedik’e ilk defa gelenler ya da gelecek olanlar için birkaç açıklayıcı bilgi:

Öncelikle Venedik küçük bir adadır. Kaybolsanız dahi gideceğiniz yere ulaşmak için 1 saatten daha fazla zaman kaybetmeniz çok zor bir ihtimaldir.

Venedik’in her yerinde uyarı levhaları vardır. O levhaları takip ettiğinizde San Marco Meydanı’nı, Rialto Köprüsü’nü, Ferrovia’yı (tren istasyonu) ve Piazzale Roma’yı (Otobüs Durağı) bulmak çok kolaydır. Unutmayın ki en kısa yol en iyi bildiğiniz yoldur. O nedenle bir yere ulaşmak için vaktiniz kısa ise hiç maceraya girmeyin. Venedik’te yol iz bilmeyene bu levhalar hayat kurtarıcı olur, doğru; ama Venedik’in yollarını iyi bilen biri asla levhalara uymaz; zira kullandığı yol her zaman daha kısadır.

San Marco Meydanı’na pek çok noktadan ulaşım imkanı vardır. O nedenle bazen aynı duvar üzerinde, birbirinin zıt noktaları gösteren “Per San Marco” uyarısı görürseniz şaşırmayın; her hangi birini takip edin yeter.



Kanal Grande üzerinde tam 4 tane köprü bulunmaktadır. Şehirde Piazzale Roma’dan San Marco Meydanı’na gidip geri dönecekler Rialto Köprüsü ya da Accademia Köprüsü’nü ya da Piazzale Roma’yı Ferrovia’ya bağlayan demir köprüyü kullanmak zorundadırlar. Demir köprüyü geçenler diğer iki köprüye uğramadan “Strada Nuova”yı (yeni yol) boydan boya yürüyüp meydana ulaşırlar. Demir Köprünün tam tersi istikametinde gidip geri dönecek olanlar giderken Rialto Köprüsü’nü dönerken de Accademia Köprüsü’nü geçerlerse oldukça büyük bir daire çizmiş olurlar. Tabii bunun tersini yapıp önce Accademia Köprüsü sonra da Rialto Köprüsü’nü geçebilirler.

Zattere, Arsenale, Gardini, Santa Elena, Canareggio ve Ghetto, Campo Santi Giovanni e Paolo ve Campo Santa Maria Formosa bölgeleri için ayrıca zaman ayırmak gerekmektedir. Şehri gezmeye gelen turistlerin genellikle Venedik’te geçirmeleri gereken süre kısıtlı olduğu için bu bölgeleri hiç göremeden şehirden ayrılırlar. Oysa şehrin esas keşfedilmesi gereken noktaları hep de turist eli değmemiş yerler oluyor.

Giudecca Adası genel olarak turist gezilerinin dışında kalırken, Murano ve Burano adasına turistik geziler hep oluyor. Oysa Giudecca’nın barlarında oturup da Venedik manzaralı bir bardak prosecco içmenin tadına doyum olmadığını anlayacak vakti olmalı bu şehri ziyarete gelenin. Yoksa bulunduğu şehrin neden bir rüya gibi aklını başından aldığına tanık olamayacak.

Venedik’i görmek için yola çıkanlar İtalya turu yapıp bir güne de Venedik’i sığdırmayın. Gelin ve bu şehrin gecesini ve gündüzünü keşfedin. Bırakın şehir duygularınıza egemen olsun bir süreliğine ve hayatınızın karmaşasından sizi çekip bambaşka bir dünyaya bıraksın. Kendinizi hafiflemiş olarak hissedin; ama asla Venedik’te bir haftadan fazla kalmayın. Yoksa o meşhur göz estetiği hastalığı sizi de bulur. Şehrin büyüsünden sarhoş olan gözlerinizin içi nereye giderseniz gidin asla bir daha gülmez. Dünyanın başka bir noktası sizi mutlu etmeye yetmez.

Şehirler aşık olmak için aslında birer bahanedir. Her yerde her an birine aşık olabilirsiniz; ama bulunduğunuz yer size oyun oynar da en içinden çıkılmaz duyguları size yaşatırsa o yerin kölesi olabilirsizin. Venedik’in güzelliklerine çoğu kişi Venedik’e gelmeden tutuluyor. Günün birinde kız arkadaşımı San Marco Meydanı’nda öpeceğim yemini edenlerle tanışanlarınız olmuştur. Venedik’e bir gideyim gondolda en güzel aşk şarkıları dinleyip sevgilime sarılacağım diyenler de az değildir muhtemelen.

Venedik gerçekten öyle arsız öyle utanmaz bir şehirdir ki insanoğlunun aklına hakim olup bütün duygularına hakim olur. Çevrenizde sizin gibi şehrin zehirlediği birçok insan bulursunuz. Gözleri fal taşı gibi açık, dudaklar hafif aralık ve baş yukarıda şehri seyre dalarlar. Etraflarında dönerler ve uzun uzun sakince şehri seyre dalarlar. Venedik işte öylelerinin hayatlarına kara bir sayfa açar aslında gittiğiniz her yerde sizi kovalayan bir mutsuz olma hali ve dünya üzerinde...

Venedik’in Yabancıları



Venedik’te elbette sadece Venedikliler yaşamıyorlar. Dünyanın bu en popüler turistik mekanında her gün hemen hemen her milletten binlerce turistin Venedik’i ziyaret ettiği bilinen bir gerçektir. Festival dönemlerinde bu binlerce insan on binlere hatta yüzbinlere de dönüşebiliyor. Haliyle Venedik’te yanınızdan geçen o binlerce insandan dünyanın her hangi bir dilini duyabiliyorsunuz ve zamanla yabancı dil duymaya da alışıyorsunuz. Kulağınız iyiyse zamanla Japonca’yı Çince’den ayıracak kadar seslere aşinalık edinebiliyorsunuz.

Venedik’te ciddi oranda siyahî ırktan olan insan bulunmakta ve aldığım duyumlara göre bu insanlar çeşitli Afrika ülkelerinden Sicilya Mafyası aracılığı ile getiriliyorlarmış. Bunların çoğu sokakta fiyatları genelde hep on euro olan büyük markaların taklit çantalarını satıyorlar. Hintlileri genellikle sokakta bulunan sebzecilerde çalışır görüyorsunuz. Çinliler ise ya açtıkları restoranlarında ya da mağazalarında ülkelerinden getirdikleri Çin işi ürünleri satıyorlar. Restoranlarında ya da mağazalarında çalışanlar da haliyle hep Çinli. Anlaşılan o ki dışarıya oldukça kapalı yaşamayı tercih ediyorlar.

Arnavutluk, Hırvatistan, Sırbistan, Romanya, Ukrayna, Gürcistan, Moldavya’dan gelip Venedik’te çalışan binlerce insan var. Bilhassa yaş sınırını aşmış ve bakıma muhtaç durumdakiler mutlaka evlerinde bir yabancı yardımcı bulunduruyorlar. Bunlar da genellikle yabancı kadınlar oluyor. Erkekler için ise başlıca işlerden biri duvarcılık. Binlerce asırdır ayakta duran şehri korumak için haliyle insanın fiziksel gücüne ihtiyaç duyuluyor. Bu tarz işlerde de genellikle yabancılar çalışıyor.

Restoran, bar, otel vs yerlerde de çalışan çok sayıda yabancı bulunmakta. Aslında Venedik’te yabancı olup bir iş bulmak o kadar da kolay değil. Zira sadece İtalyanca öğrenmek yetmiyor. Şehir turiste hitap ettiği için elbette İngilizce bilmek de çok önemli. Çoğu yer bununla da yetinmiyor ve Fransızca, Almanca, İspanyolca bilmek gibi şartlar da koşuyor iş başvurusunda bulunanlara.

Venedik’te birkaç tane de isimleri de Türk olan dönerci var. Fakat Venedik’te dönerin adı kebab ve genellikle de çalışanları Türk değil. Zaten Venedik’te özellikle adada çok fazla Türk de bulunmuyor. Türkler de kolonileşme konusunda Çinliler ile yarışabilecek kadar kendi içinde ve birbirini destekleyen, dışarıdan içeriye kimseyi kabul etmeyen bir yapı sergiliyorlar. Bu nedenle mesela Milano’da, Verona’da vs çok fazla Türk bulunurken Venedik’te aynı oranda bulunmuyorlar. Akrabalar birbirlerine yakın olmayı hatta bir arada yaşamayı tercih ediyorlar. Haliyle Almanya’da, İsviçre’de Avusturya’da, Fransa’da ve hatta İtalya’da yaşayıp da yabancı dil öğrenemeyen yabancı kültüre uyum sağlayamayan binlerce Türk görebiliyorsunuz. Bu durumun Amerika’da da aynı olduğunu, orada da Türk mahalleleri bulunduğunu ve Türklerin kendi dükkanları, restoranları olduğunu Amerikalı bir arkadaşımdan duymuştum. Bu bir arada dışarıya kapalı olarak yaşama tercihinin elbette en önemli nedenlerinden biri; yurtdışına göç edenlerin genellikle büyük şehirlerden değil küçük köy ve kasaba tarzı yerlerden olması ile de ciddi bir alakası bulunmakta. Zira küçük bir yerleşim yerinde yetişmiş insanlar dillerine, kültürlerine vs yabancı bir toplumun içine girip uyum sorunu yaşıyorlar ve haliyle kendilerini güvende hissetmiyorlar. Bu da ister istemez böyle bir durum ortaya çıkartıyor. Fakat tekrar belirtmekte fayda var. Bu durum sadece Türkler için geçerli değil. Kendi ülkesinden uzak her milletin bireyleri bu tarz kutuplaşmalar içerisinde oluyorlar. Bu durumu belki de başka bir kültürün içerisinde yabancı olma psikolojisi ile açıklamak gerekir.

Venedik’te bir de bolca Japon görüyorsunuz; ama onlar hep gondollarda turistik gezi yapmakla ve fotoğraf çektirmekle meşguller. Eğer gülmek gerçekten ömür uzatıyorsa Japonların çok uzun ömürlü olmaları gerekiyor. Zira hepsi de birbirinden sempatik ve güler yüzlü insanlar. Venedik’te bir saat için gondollara dünyanın parasını vermelerine rağmen hala mutlu kalabilen bu Japonların paralarının kıymetli olduğunu da böylece daha iyi anlamış oluyorsunuz.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Venedik günlüğü başlasın

Antonio Canova dünyanın en güzel kadınlarının Tanrısı