Paris'e gidiyoruz!







Paris'e gitmek ve günler boyunca sürsün istediğim bir macera kapılmak istiyordum. Sadece elimde bi harita ile şehri keşfe çıkmak, ama turist adımları ile değil; içinde öyküler bulacağım masalsı ve büyülü olduğunu duyduğum bu şehirde kaybolmak istiyordum. Mimariye, resme, müziğe, heykele, edebiyata, ve daha bir çoğuna yön veren büyük sanatçıların ilham yuvasına, çatı katlarında bohem hayat yaşadıkları ve hiç bitmeyecek bir enerji ile anlattıkları o şehrin bana da ilham vermesini diliyordum. Belki de kocaman bir şehirden beklenebilecek en mütevazi isteğim bu oluyordu. Bana bir iki satır yazabilecek kadar ilham ver ey sevgili şehir...

Aslında Paris ile boy ölçüşebilecek başka büyük şehirler de gördüm:

İstanbul, (Costantin'in şehri Costantinopolis): İçinde kaybolduğum, kocaman bir kaos olsa bile nefesleri kesecek kadar güzel bir şehir. Defalarca keşfe çıktım bu şehri ve hiç bitiremedim, bıkmadım da keşfetmekten. Birinci Kostantin 330 yılında başkenti Roma'dan Costantinopolis'e taşıyıp çok tanrılı pagan Roma'nın yerine Hıristiyanlığı kabul etmiş ve başkenti bu dinin anlayışında yeniden inşa ettirmişti. Batı Roma, Germen istilaları altında yıkılırken, Doğu Roma 1000 yıl daha ayakta kalacak ve Antik Yunan ile Antik Roma'yı ayakta tutma görevini yerine getirecekti. Hatta bununla da yetinmeyecek ve Sultan Mehmed'e Fatih unvanını verdiren fethinin ardından başka bir imparatorluğa da başkentlik yapacaktı.
İstanbul, burası Doğu Roma'nın ve Devlet-i 'Aliyye'nin başkentiydi. Hırıstıyanlığın devlet dini olduğu ve heybetli kiliselerin ilk defa üzerinde inşa edildiği şehirdi. Biz hep “o en güzeldir, en anlamlı ve inci tanesi, ondan daha güzeli yokturdedik. Şimdi koca şehir geçmişi ile böbürlenen ama geleceğini hiç düşünmeden yok etmeye and içmişlerin elinde kaderine ağlıyor. Ben de, biz de bu şehrin savunmasında hem ağlıyor hem ölüyoruz; tıpkı bizden önce direnç gösterenlerin gerçekleştirdiği kahramanlık destanlarına benzeyen öyküler yazıyoruz. İstanbul geçmişinden kopmasın ve hep büyüsünü korusun istiyoruz. Çok şey mi istiyoruz?

Venedik: Benim minik yuvam, suyun üzerinde kurulan ve kutsanan, ilk defa Costantin'in şehrinden gelen valiler tarafından yönetilen, Bizans yani Doğu Roma'nın mimarisi ile gelişen, kendi kanatları ile uçmaya karar verip San Marco'nun aslanından güç alan; ama hep eski İstanbul kokan kanal şehir... Bitmeyen bir kültürel yolculuktur Venedik, size her gün yeni bir kapı açar ve zihinsel yolculuklara çıkartır. Her gün yeni bir şey öğrenir ve hep şaşırırsınız. Labirentler arasındaki o şaşkınlık hali hiç son bulmadı bende. Bu şehir beni hala büyülemeye devam ediyor, hala sersemletiyor, hala şaşırtıyor. Venedik ile olgunlaşmak insana çok şey katıyor. Gotik sanatı zirveye taşıyan, deniz ile evli; tüccarlarının cesaretle yol aldıkları ve Doğu Akdeniz'de destan yazdıkları “Serenissima” yani dünyanın en huzurlu devleti… Şimdilerin turizm sembolü, güzelliği ile milyonları ayağına getiren, ama bu yoğunluk ile yorulan, solan ve zamanla sulara gömülmek kaderiyle yüzleşmek zorunda olan kadersiz Venedik...

Viyana: Sultan Süleyman Han bu şehrin kapılarından geri dönerken içinde yaşadığı burukluğun boyutunu tahmin edemiyorum. Fethi sonsuza kadar gerçekleşmeyecek hep bir Osmanlı rüyası olarak kalacak ve hep ahlar vahlar çektirecekmiş meğerse Viyana. Coğrafi yapısı nedeniyle birçok devlete başkentlik yapmış ve Habsburgların da merkez noktası olmuş bu şehirden geriye kalır mıydı o güzel meydanlar, zarif caddeler, kuzey üslubunca yapılan sivri uçlu gotik yapılar, büyük saraylar, bahçeler? Ne kalırdı geriye o fetih gerçekleşmiş olsaydı?

Roma: Şanlı tarih orada başladı. Roma hep başkentti. Açıkhava müzesine benzer Roma sokaklarında yürümek; üstelik bir zamanlar bu topraklarda büyük imparatorların ve komutanların dolaştığını bilmek… Roma'nın tarihi tüyleri ürpertiyor. MÖ 753 yılı 21 Nisan'ında kurulan imparatorluk önce krallar, ardından Cumhuriyet konseyince yönetiliyor ve ardından monarşik düzen geliyor. İşte bu düzen içinde Roma'yı Roma yapan yedi imparatorun dönemi başlıyor. İlk olarak Etrüks etkisi ile şeklini alan imparatorluk ardından Etrükslere ve Galyalılara karşı mücadele dönemleri geçiriyor. Bütün Akdeniz havzasını içine alan Büyük Roma İmparatorluğu “Kavimler Göçü”nün etkisi ile önce ikiye ayrılıyor ve ardından beşinci yüzyılda Batı Roma İmparatorluğu yerini parçalanmış yönetimlere, yani feodal düzene bırakıyor. Antik Yunan ile harmanlanan sanat anlayışı “Karanlık Çağlar” olarak adlandırılan dönemde tarihe karışıyor. Belki de bu dönemde Roma'ya ait en güzel eserler yok ediliyor. Buna rağmen Roma, tarihin medeniyet beşiği bilinciyle her şehre tepeden bakma cüretini gösteriyor ve bütün dünyanın kıskandığı güzelliklere sahip eşsiz bir şehir olduğunu dile getirmeye devam ediyor…

Paris'e doğru yola çıkarken…
Paris'e doğru yola çıkarken yanımda, tanıdığım entelektüel adamların en mütevazisi Davide, aklımda ise geride bıraktığım o büyük şehirler vardı.

Senna: Tanıdık çok şey var Paris'te, öncelikle Senna Nehri'nden başlayalım. Suyun bir şehre hayat veren en temel şey olduğu bilinciyle hareket eden Avrupalılar şehirlerini hep bir ırmak etrafında kurmayı tercih etmişler. Antik Roma'nın başkenti Roma şehri elbette bu anlamda bütün Avrupa'ya ilham vermiş. Paris de işte bu şehirlerden biri olmuş. Şehirde bitmek bilmeyen hayalet öyküleri anlatılırmış. Biz Fransızca bilmediğimiz için o hikayeleri duyamadık; ama bu bana Venedik'i anımsatan ve gülümsememe neden olan başka bir benzerlik tattırdı.

Adalar: Şehir turumuza şehrin kalbi olan ve tam olarak Senna Nehri'nin içinde yer alan adalar bölgesi “Il de la Cité” ve “Il Saint-Louis” bölgesinden başlıyoruz. Victor Hugo, ünlü romanı “Notre Dame'ın Kamburu” adlı eserinde Paris'in Senna Nehri'nin sağ tarafında yer alan Grand-Châtelet ve sol tarafında yer alan Petit-Châtelet içinde enlemesine ve boylamasına iki köprü arasında yer alan adada kurulduğunu ve uzun yüzyıllar boyunca da yaşam alanının bu adanın içinde süregeldiğini anlatıyordu. Ne zaman ki adalarda yeni ev yapımına uygun alan kalmadı, işte o zaman Parisliler kendilerine yeni yaşam alanları yapmak üzere nehrin öteki tarafına geçmeyi göze aldılar. Böylece yüzyıllar içerisinde sınırları bugün ki banliyölere kadar uzanan Paris şehrini meydana getiriler.

Paris'in müzeleri
Davide ile çok şehir gezdik. O bu konuda oldukça tecrübeli bir araştırmacı, ben ise hem araştırmacı hem rehberim. Ben hiçbir gezimde Davide kadar mutlu olamıyorum. O kendinden geçercesine sanat şehirlerinde kaybolurken benim aklımda turistlerimi Paris'e getirdiğimde nasıl hareket etmem gerek, nereler turist merkezi, nerelerden ne alınır, hangi müzeler daha önemlidir gibi ayrıntılar ile uzun süre zihnimi meşgul ediyorum. Hemen ikimize de rahatlıkla her yeri görmemize imkan tanıyan, sıra önceliği de sağlayan haftalık biletlerden satın alıyorum. Önden yürüyorum, koşturuyorum ve elimden haritayı hiç bırakmıyorum. Davide nereye gidilir, ne yapılır, hiç düşünmüyor. Yanında bir rehber bulundurmanın rahatlığında. Onun için son derece karmaşık Paris metro hattını elimdeki haritayı hiç bırakmadan keşfe dalıyorum. İçimde bir panik duygusu başlıyor bende, ya bitiremezsem tüm şehri ya göremezsem ya kaçırırsam… Davide bir resmin karşısında saatlerini verirken ben çaresiz gözlerle müzelerde bizi bekleyen başka binlerce eseri nasıl göreceğimi düşünüyorum. O ise sonsuz bir sabırla adeta bir yıl vakti varmış gibi yavaş yavaş sindire sindire atıyor adımlarını. Aramızdaki bu tempo farkı günler boyunca sürdü. Fakat zamanla benim paniğim azaldı, onun ise göreceği başka eserlerin heyecanı gördükleri ile yarışmaya başladı. Biz yine demimizi bulup yolumuza ortak ritim tutturup devam etmeyi başardık.



Il de la Cité adasında öncelikle görülmesi gereken iki önemli nokta var: İlk ve son Paris.

CRYPTE ARCHÉOLOGIQUE DU PARIS NOTRE-DAME: Paris'e ait ilk izleri görmek, arkeolojik kalıntılara yakından bakmak ve eski Paris'i aşama aşama dönemleriyle haritalar üzerinde görmek için mutlaka bu arkeolojik sahanın gezilmesi gerekiyor. Bu sayede şehrin tarihinin tam olarak nerede başladığını net bir şekilde görüyorsunuz. Şehrin kalbindeki bu minik müze muhtemelen diğer daha ünlü müzelerin gerisinde kalıyor; ama yola bizim gibi baştan başlamayı sevenler mutlaka buradan bir başlangıç yapıyorlar.

TOURST DE NOTRE-DAME: Eiffel Kulesi'ne çıkmak çok turist eğlencesi demişti Fransız arkadaşlarım. Gerçekten de bitmeyecek gibi kuleye doğru uzanan turist kalabalığını görmek bize de aynı şeyi düşündürtüyor. Oysa şehri yukarıdan görmenin başka bir yolu daha var. Ünlü Notre-Dame Kilisesi'nin kuleleri ziyaretçilerine eşsiz bir manzara sunuyor. Davide'ye 442 basamağı çıkması gerektiğini söyleseydim benimle yine de bu kulenin tepesine çıkar mıydın diye soruyorum. Tabi ki hayır diyor yorgun ve muzip bir gülümseme ile; ama ikimiz de yukarıda olma düşüncesini çok seviyoruz. Yukarı çıkarken aklımda Paris manzarasını görme heyecanından başka bir şey vardı aslında. Notre-Dame'ın kamburu zangoç Quasimodo'nun tek sığınağı, çirkinliğini gizleyebilmesi için ona yuva olan o mekanı görmeyi çok istiyordum. Böylesi mekanlar bende genellikle hep bir hayalkırıklığı meydana getirir; çünkü asla hayalini kurduğum şeyi bulamam. Ancak burada gerçekten de Quasimodo'nun yaşadığı hayal etmemi sağlayan bir gerçeklik ile karşılaştım. Muhtemelen Victor Hugo'ya ilham olan da bu mekanın gücü olmalıydı. Yazar orada bir karaktere can verdi ve biz Davide ile Quasimo'nun evinde bizi ağırladığı için ona şükranlarımızı sunduk. Burada Quasimo'nun çirkinliğinden korkmayan aksine hayalinde saatlerce onu nasihatlerde bulunan heykelden arkadaşları “gargoylelerile karşılaştık ve ardından kendimizi manzaranın büyüleyici güzelliğine kaptırdık. Paris gerçekten büyülü ve biz en başından en sonuna bu serüveni yaşamaya hazırız.
Victor Hugo'nun mezarı Pantheon'da bulunuyor


Paris Seyahati (2) Attila'nın Ardından Hıristiyan Olan Paris Şehri
4. yüzyıla geldiğimizde Paris'i oldukça kalabalıklaşmış olarak buluyoruz. Bu dönemde sürekli birbirine bitişik şekilde inşa edilmeye devam eden evler nedeniyle caddeler ve sokaklar her seferinde biraz daha daralmıştı. Sınırları Senna Nehri boyunca bir donanma ile koruma altına alınan şehir duvarlarla örülmüş ve etrafı da oldukça sağlam ve yüksek kulelerle çevrilmişti. İşte bu sağlam ve korunaklı şehir yapısı sayesinde Paris 5. yüzyılda Büyük Hun İmparatoru Attila'nın Batı'ya yönelik yapmış olduğu akınlara karşı güçlü bir savunma kalkanına sahip olmuştu.

Parisli Azize Geneviève
Attila'nın ordusu Batı'ya doğru ilerlemekte ve Avrupa halklarına müthiş bir korku dalgası hâkim olmaktaydı. Endişe ile başlarına gelecekleri bekleyen halklar bir yandan da kendilerini bu endişeden kurtaracak bir mucize beklentisi içerine giriyorlardı. Lutetia yani Paris şehri de aynı şekilde korku ve panik içerisinde ne yapacağını bilmez bir vaziyette iken Parisli bir Hıristiyan kadın olan Geneviève'nin çağrısıyla dua etmeye başladı. Geneviève eğer dua ederlerse Tanrı'nın onları koruyacağını söylüyor ve Parisliler de onun bu çağrısına kulak veriyorlardı.

Mucize Gerçekleşiyor!
Geneviève'nin çağrısı ile dua eden Parislilerin içini ferahlatan bir gelişme oluyor ve Attila sırtını Paris'e yününü ise İtalya topraklarına, yani Roma İmparatorluğu'nun başkenti olan Roma şehrine çeviriyordu. Parisliler bu kurtuluşun ardından Hıristiyanlık dinine daha da yaklaşmışlar ve ilerleyen dönemlerde Geneviève'yi de şehirlerinin azizesi ve manevi olarak da sahibesi ilan etmişlerdi. Bugün Paris'de Pont de la Tournelle (Tournelle Köprüsü) üzerinde Geneviève'nin bir heykeli bulunmaktadır.

Fransa'ya ismini veren Frenklerin Paris Hakimiyeti
5. yüzyılın sonunda Soissons Zaferi'nin ardından Gallia'nın hükümdarı olan Clovis Hıristiyan bir azize olan Clotilde ile evleniyor ve bu sayede bütün orduları ile Hıristiyanlık dinine geçip Frenklerin de kralı ilan ediliyor. 508 yılına geldiğimizde Clovis'i Senna Nehri'nin orada bulunan Paris'e yerleşmiş görüyoruz. Clovis burada hemen on iki havari adına bir kilise inşasına başlıyor. Bu kilise aynı zamanda kendisi için bir mezar yeri olacağı için, inşasına oldukça önem veriyor. Ardından Gallia'nın en büyük katedrali olan Notre-Dame ve St-Germain de Prés'nin inşası başlıyor.

Notre-Dame Katedrali ve Fransız Edebiyatı'nın dünyaca ünlü yazarı Victor Hugo
Klasik roman okuyucularının vazgeçilmez yazarı Victor Hugo'nun dilinden Paris'i okuyanlar için bu şehir hem çok büyülü hem tüyler ürpertici hem de merak uyandırıcıdır. Notre-Dame'ın kamburu Hugo'nun 1831 yılında henüz 29 yaşındayken yazdığı ve büyük ilgi uyandıran eseridir. 6 Ocak 1482 tarihinde Paris'in banliyölerinde yaşayan İspanyol çingenelerin Epifani yani 12. gün bayramını kutlama anları ile başlar. Roman çingenelerin en güzeli Esmeralda'nın meydandaki dansı ve sonrasında Quasimodo'nun günün en çirkini seçilmesi ile başlar. Bir gün de olsa en çirkinin en kıymetli olması Quasimodo'yu hapis hayatı yaşadığı Notre-Dame'ın karanlığından çıkartır. Kısa bir süre için de önce Parislileri ardından bütün dünyayı etkisi altına alan roman Hugo'ya da müthiş bir ün kazandırır. Ardından gelen Sefiller romanı ise bütün zamanların en iyi klasik romanları arasına girer. Hugo'nun okuyucuları bir gün mutlaka Paris'te onun Jean Veljean'ı ya da Quasimodo'yu dolaştırdığı sokaklarda yürümeyi hayal ederler. Notre-Dame Kilisesi bu anlamda okuyucular için de oldukça önemli bir yer tutar.

Notre-Dame Katedrali
Yapımına 1163 yılında başlanan kilisenin 1182'de apsis ve koro bölümü, 1196'da orta kısmı, 1225'te ön yüzü olan Batı kanadı, 1250'de ise kuleler ve kuzeydeki gül pencereleri 1345'e kadar ise kilisenin geri kalan kısımları tamamlanır. Kilisenin meşhur çanı olan Emmanuele'nin ağırlığı 13 tondur. Ana kubbe 34 metre, kuleler ise 69'ar metre yüksekliktedir ve bu kulelere 442 basamak ile çıkılır.

Vetray sanatı neden önemlidir?
Gotik dönem kiliselerinin inşasında bir devrim kabul edilen kaburga sistemli tavan yapısı, sağlam ve yüksek sütunlardan destek alan tavanın aslında ağır olmasının gerekmediğinin anlaşılmasına neden olur. Bu da hafifleyen tavandan dolayı geniş pencereler yapılmasına imkan tanır. Pencereler ise güneş ışığını kilisenin içerisine yansıttığı için başka bir sanat dalının gelişmesine neden olur: Vetray yapımı. Kiliselerde vetray kullanımı kutsal kitaptan öykülerin cama işlenmesi ve ruhani ışığın kiliseden içeriye girerken bu öykülere can vermesi vetray kullanımını oldukça önemli hale getirir. Okuma-yazma bilmeyen Hıristiyanlar kiliseden içeriye girdiklerinde kutsal kitap önlerine serilmiş olur ve bu da onların inançlarını perçinleyen önemli bir etken olur. Milano'daki Duomo bu anlamda oldukça güzel bir örnektir. Notre-Dame ise daha çok Doğu sanatından etkilenme yani resimden çok desen kullanımı göze çarpar.
Davide ile katedrale ilk girdiğimizde ayin saatiydi ve bu nedenle oturup sessizce ayini dinledik. Koronun söylediği ilahilere kulağım artık aşina oldu; çünkü daha önce Notre-Dame Katedrali'nde kaydedilmiş olan klasik müzik eserler albümü edinmiştim. Hugo okurken bu müzikleri dinlemek elbette mekan algısı yaratabilmek açısından benim için oldukça önemliydi. Notre-Dame Katedrali dünyadaki en güzel ve önemli gotik sanat eserlerinden biri kabul kabul edilmektedir. İnşası neredeyse bütün gotik dönem boyunca sürmüştür. Hıristiyanlık dönem öncesinde aynı bölgede yer alan ve Jüpiter'e ithaf edilen bir pagan tapınağı üzerine kurulan kilisenin inşasında bu tapınağın malzemeleri de kullanılmıştı. Kilise Meryem Ana'ya ithaf edilmişti. Kilisenin gerçekten çok etkileyici bir ön yüzü var. Burada seçilmiş öyküler de heykellerle adeta hayat bulmuş gibi görünüyor. Mekan olarak ise Paris şehrinin en önemli noktasında tam da merkez bölgede ve şehre gelen turistlerin de uğrak yerlerinin başında geliyor.

Şehre turist olarak gelmek!
Paris'e eğer kısa süreli gelecekseniz mutlaka öncelikle Notre-Dame Katadrelini görmeye gelmelisiniz. Tarihi eserler eğer çok ilginizi çekmiyor onun yerine Senna Nehri'nin kenarında bir yürüyüşü yeğliyorsanız da yine gelmeniz gereken yer “il de la Cité” bölgesidir. Paris ile ilgili turistlere yönelik hediyelik eşyalar bulmak istiyorsanız yine Senna Nehri'nin kenarında yürümeniz yeterlidir. Nehir boyunca tam olarak ne zaman alıp kapattıklarını bir türlü anlayamadığımız standlarda hediylik eşya, eski kitaplar ve cdler, Paris kartpostalları, Paris'te çekilmiş ünlü Amerikan filmlerinden karelerin olduğu fotoğraflar bulma şansınız var.

Shakespeare in Company
Ayrıca şehirde çok sayıda eski kitapçı var. Elbette bunların en ünlüsü “Shakespeare in Company”dir. Kitapçı şehre gelen turistlerin akınına uğradığı için içeri girmeyi başarmak gerçekten şans işi. Biz ilk gün kiliseye giderken kitapçının önünden devam etmekte olan kuyruğu görünce kitapçı ziyaretimizi ilerleyen saatlere bırakmayı tercih etmiştik. Akşam üstü gittiğimizde ise kuyruk hayli azaldığı için rahatlıkla içeri girebildik. Çoğunluğu İngilizce olan kitaplardan satın aldığınız takdirde kitabevi kitabın birinci sayfasına o kitabın Shekespeare in Company'den alındığı mührünü vuruyor. Birçok kitap kurdu için bu önemli bir şey oluyor.

Paris'te Büyük Şehir Yaşamı ve Luxembourg Bahçesi
Büyükşehirde yaşamak birçokları için gerçekten de çok zorlayıcı olabiliyor. Davide ile İstanbul'a gittiğimizde bana ilk sorduğu şey: “Bu şehir hiç uyumuyor mu?” olmuştu. Evet, büyükşehirler erken uyumazlar; hatta bazı büyükşehirlerde 24 saat uykusuzluk hali devam eder. Büyükşehirler dinamiktir; burada hep bir hareket vardır; bir yere yetişmek istiyorsanız genellikle koşturmanız gerekir; hep bir aceleniz vardır ve hep de daha çok geç kalmanıza neden olan toplu taşım araçlarına muhtaçsınızdır.
Paris'e daha ayak basar basmaz metropolitenin kapılarının bir dakika bile sürmeyen açılıp kapanma hızı Davide için oldukça zorlayıcı oldu. Ama en azından müzelerde ağır aksak tutturduğumuz tempomuzu yükselten bir araç bulmuş olduk. Başlarda metroya bindiğimiz her an ayrı bir panik havası yaratırken, zamanla hem şehrin hem de metronun ritmine ayak uydurmayı başardık.

Büyük şehrin dinamizmi mi yoksa küçük şehrin huzuru mu?
Birçokları için büyükşehre gelip yerleşmek ideal olan yaşam standartlarına erişebilmek için önemlidir. En iyi okullarda okumak isteyen öğrenciler, iş arayan yeni mezunlar, küçük yerde yaşayıp kendisini baskı altında hisseden azınlıklar için büyükşehir vazgeçilmezdir. Bu nedenle büyükşehirlerin nüfusu gün geçtikçe artmaktayken küçük şehirler sürekli göç vermeye devam etmektedirler.
Bundan yıllar önce İtalya'ya ilk geldiğim zamanlarda büyükşehirlerin belirli bir refah seviyesinin üzerinde olan insanlar için çok da tercih sebebi olmadığını gördüm. Çoğu İtalyan kendisine huzurlu bir yaşam imkanı sağlayan küçük şehirlerde, büyük, konforlu ve kocaman bahçeli evlerinde yaşamayı tercih ediyorlar. Bu küçük şehirler imkân anlamında sakinlerine ihtiyaçları olan her türlü konforu sunuyor. Küçük şehir insanının geneli kendi aracında seyahat ediyor ve toplu taşım araçlarına çok az ihtiyaç duyuyor. Yaşam alanlarının onlara sunduğu huzur elbette karekterlerine de yansıyor. Fakat büyük şehirler, böyle insanları bazı yönlerden zorlasa da bitmek bilmeyen aktiviteleri ile de onların gönüllerini kazanmasını biliyor.

Luxembourg Bahçesi
Paris birbirinden güzel bahçeleri ile size şehir içerisinde doğa ile başbaşa kalabileceğiniz ortamlar sunuyor. Meğerse Paris demek benim için gerçekten de Victor Hugo demekmiş. Nereye gidersem gideyim mutlaka Hugo'nun bana aktardığı Paris'ten izler buldum. Luksembourg Bahçesi, ünlü yazarın Sefiller ( Les Miserables) adlı romanında baş kahraman Jean Valjean'ın kızı Cosette ile akşam üstü yürüyüşleri yaptıkları bahçeydi. Cosette bu bahçede babası ile yürürken aşık olacağı subay ile karşılaşmıştı. Paris'in merkezinde, 6. bölgede bulunan bu bahçeye doğrudan metropolitan ile gelmek mümkün. Elbette şehrin tek sahip olduğu bahçe burası değil. Şehrin içerisinde biraz dolaşınca birbirinden güzel başka bahçelere de denk geliyorsunuz.

Medici Ailesi Paris'te
Luxsembourg Bahçesi, 1612 yılında Floransalı ünlü Medici Ailesinin bir üyesi olan Marie de Médici'nin Paris'in yönetiminde olduğu zaman yapılmış. Elbette bu bilgi bile Fransız bahçelerinin ilham kaynağının neresi olduğunu anlamamız için yeterli oluyor. Floransa'nın en güzel saraylarından biri olan Pitti Sarayı, Medici ailesinin Floransa şehrinin yönetimini tam anlamıyla eline geçirip ekonomik olarak Pitti'leri zor duruma düşürmesinin ardından değerinin çok altında bir fiyata Medicilerin eline geçer. Böylelikle Arno Nehri'nin her iki tarafından birer saray edinen Mediciler bugün bile görenleri hayrete düşüren bir karar ile Ponte Vecchio yani Eski Köprü üzerinden de geçecek şekilde bir kapalı üst geçit ile bu iki sarayı birleştirdi. Mimaride “Yüksek Rönesans” döneminde yaşanan ilerlemede sanata yaptıkları ciddi yatırım ile ivme kazandıran Medici ailesinin üyeleri sadece Floransa'da değil evlilikler ile yerleştikleri Avrupa'nın başka bölgelerinde de sanat öncüleri olma görevini üstlendiler. Pitti Sarayı'nın Boboli Bahçesinden örnek alınarak inşa edilen ve Hotel Luksembourg'u da içine alan bölge Fransız tarzı bahçecilik anlayışı oluşturacak şekilde Tomasso Francini'nin ellerine teslim edildi.

Davide'nin söyledikleri
Kuzey İtalya'nın verimli topraklarından gelen Davide, biz Luxembourg Bahçesi'nde dolaşırken bu bahçenin İtalya'da gördüklerimize ne kadar da benzediğini anlatmaya başlıyor. Şimdi onun anlatımıyla biraz Avrupa bahçeleri hakkında bilgilenelim: Avrupa'da bahçe denilince elbette ilk akla gelen ülkeler İtalya, Fransa ve İngiltere'dir. Bu anlamda İtalya tıpkı mimari ve resimde olduğu gibi peyzajda da öncülük etmiş ve tüm Kuzey Avrupa ülkelerine örnek olmuştur. Kuzey İtalya'nın Yüksek Rönesans döneminin en büyük mimarı kabul edilen Andrea Palladio, Veneto bölgesine Venedikli zengin tüccarlardan aldığı siparişler neticesinden birbirinden güzel villalar ve bu villaları çepeçevre saran bahçeler inşa etmişti. Bu anlamda Villa Contarini, Villa Emo, Villa Barbaro, Villa Rotonda gibi birçok Palladio inşası sayılabilir. Palladio sadece yaşadığı bölgede değil belki de dünyanın hemen hemen her bölgesinde tarzı en çok taklit edilen mimar olmuştur. İşin ilginci Palladio tarzını çok seven İngilizler ve Fransızlar daha sonraki yüzyıllarda bu sefer bahçecilik anlayışları ile İtalyanlar tarafından taklit edilmişlerdir.
Luxembourg Bahçesi yüzyıllar içerisinde çeşitli restorasyonlar geçirmiş, ancak genel itibariyle güzelliğini korumayı bilmiş. Medici çeşmesini içine alan havuzun etrafında güneşlenmek, size ayrılan tek kişilik sandalyede kitap okumak, spor yapmak ya da bahçe içindeki birbirinden güzel heykeller arasında sadece yürüyüş yapmak ve için bu parka gelebilirsiniz; ancak bu bahçede ne yazık ki şöyle bir çimlere uzanayım diyemezsiniz. Nedenini anlayamadık, ama biz bahçede yürüyüş yaparken güvenlik görevlileri çimlere uzananları tek tek nazikçe uyarıp yerlerinden kaldırdılar. Çimlere uzanmadan bahçe keyfi çıkmaz diyenlerdenseniz size Louvre Müzesi'nin önünde yer alan bahçeye gitmenizi ve orada canınızın istediği gibi çimlere uzanmanızı tavsiye ederim.

Paris'te Rönesans
Rönesans öncesi Ortaçağ
1400'lerin ardından “Hümanizm”, yani insanı evrenin merkezine koyan düşünce akımı Rönesans ile vücut bulmuştu. Büyük Roma İmparatorluğu'nun Atilla'nın Kuzeye yönelik başlattığı Kavimler Göçü'nün etkisiyle barbar kavimlerin istilâsına maruz kalması, bu büyük imparatorluğu önce Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayırmış; ardından da Batı Roma İmparatorluğu'nun tarih sahnesinden çekilmesine neden olmuştu. Bu istilaların ardından Avrupa'da uzun yüzyıllar boyunca sürecek olan yeni bir dönem başlamıştı. Avrupalıların sonradan ara dönem olarak düşündükleri için “Ortaçağ” adını verecekleri bu dönem güçlü derebeylerinin küçük şehirlerde egemenliklerini arttırmalarına, Katolik kilisesinin her şeye egemen olmasına, Papa'nın ise en büyük ruhani lider kabul edilmesine neden olmuştu. Ortaçağda dinin dogmaları üzerinde tartışma kabul edilmezken, antik dünyanın pagan sanat anlayışı da hoş görülmemişti.
Ortaçağ
Uzun yüzyıllar boyunca süren bu dönem Rönesans yani yeniden doğuş hareketlerinin ortaya çıkmasıyla ile son bulmuştu. Rönesans'ı en ciddi şekilde anlamlandıranlar elbette İtalyanlar olmuştu; çünkü çok önem verdikleri Roma İmparatorluğu her şeyden önce onlar için medeniyetin sembolüydü. Barbarlar bu uygarlığa son vermişler; Antik Roma ve Antik Yunan ile asla kıyas kabul etmeyecek olan sanat anlayışlarını getirmişlerdi. İtalyanlar için Ortaçağın sanat anlayışı barbar kavimlerden olan Gotların adıyla anılır olmuştu. Bugün “Gotik Sanat” dediğimiz bu anlayış yüzyıllara damgasını vurmuştur. Gotik sanatı ele aldığımız zaman İtalyanların düşüncesine yüzde yüz hak vermek elbette bu sanat anlayışı için çok büyük bir haksızlık olacaktır. Evet, İtalyanlar Gotik sanatı hiçbir zaman bir Fransız, Alman yahut Avusturyalılar gibi benimsemediler. Hatta Kuzey'i örnek almak yerine daha çok Doğu'nun, İstanbul'un yani Costantinopolis'in etkisinde kaldılar ve bununla uyumlu olarak “Romanesk” adı verilen yeni bir üslubun ortaya çıkmasına neden oldular. Bugün İtalya'da Ortaçağ döneminde yapılan birçok eser bu nedenle Gotik anlayıştan çok Romanesk özellikler gösterir. Sanat üstadı Gombrich'e göre İtalyanların Rönesans'ı başlatmasının en büyük nedeni de yüzyıllar boyunca geliştirdikleri bu roman üslubu olmuştur.
Yeni buluşlar
İtalya'nın aksine Fransa en güzel Gotik eserlerin inşa edildiği bölge olarak Ortaçağ'da büyük ilerleme kaydetmişti. Gotik sanatın kilise yapımında çığır açması mimaride yaşanan önemli bir gelişme üzerine olmuştur. Bir binanın inşası esnasında tavan ağırlığı binanın nasıl bir yapıda olacağı konusunda bize önemli ipuçları verir. Ağır bir tavan elbette büyük pencerelerin yapılmasına imkan tanımaz. Peki, ya tavan o kadar da ağır olmak zorunda değilse? Yüksek ve sağlam sütunlar üzerinde tıpkı bir insan kaburgasının bedeni taşıması gibi iskeleler ile tavan ince bir örgü ile birleştirilirse? Bu anlayış elbette dönemi içinde sanatta bir devrim yaşanmasına neden olmuştu. Avrupalılar bu sayede en güzel gotik kiliselerini inşa edip gül pencereleri ile de kiliselerinin renkli vetray ile aydınlatılması olanağını elde etmişlerdi. Paris'in en önemli kilisesi Notre-Dame işte sanattaki bu yeni mimari anlayışın en güzel örneklerinden biri kabul edilmektedir.

Paris ve Rönesans
16. yüzyıla geldiğimizde Paris için büyük bir yeniden yapılanma süreci başladığını görürüz. Bu dönemde Fransa Kralı olan François'in başkente yerleşmesi ile İtalya'da ortaya çıkıp bütün Avrupa'ya yayılmakta olan Rönesans akımı Paris'i de hızla etkisi altına alır. François öncelikle eski saray Louvre'un restorasyonunu ve ardından da Saint-Eustache Kilisesi ile Hôtel de Ville'nin inşasını başlatır. Ardından da İtalya'yı kasıp kavuran bu yeni akım Paris'te kendini göstermeye başlar.
Rönesans

Rönesans, insanı evrenin merkezine koydu. İnsanoğlu aklı ile her şeyin üstesinden gelebilirdi. Rönesans insanı sanatçıydı, üretkendi, düşünen ve yaratandı, ressam, heykeltıraş, şair, müzisyen, edebiyatçı ve elbette mimardı. Floransa şehri bütün bu özelliklere sahip adamların şehri oldu. Leonardo, Michelangelo ve Raffaello bu şehirden çıktı. Onları diğerleri takip etti. Venedik bu akıma kısa bir süre sonra ayak uydurmaya başladı. Tintoretto, Tiziano, Giorgione, Giacopo Bassano gibi sanatçılar Venedik'in sanat okullarında yeni bir üslubun doğuşuna neden oldular. Rönesans insanı bir dahi idi ve normal aklın alamayacağı oranda yaratıcılık düzeyine ulaşmıştı. Bu sanatçılara yaşadıkları dönemde herkes hayrandı. Papalar en önemli işleri onlara sipariş ediyordu. Floransa'da Mediciler, Venedik'te signorler bu sanatçıların büyüklüğü ile kalıcı olmanın ve sonsuza kadar onların sanat eserleri ile anılmanın çabası içine giriyorlardı. Bu sanatçılar her yere çağırıldılar. Leonardo bilhassa, dehasını herkesin kabul ettiği ama esasında kimsenin anlayamadığı bir adamdı. Çok az eser bıraktı. Yaptıklarının çoğunu tamamlamadı. Doğayı anlamlandırma çabasına girdi; evrenin yasalarını inceledi hem de Galileo'dan daha önce. Ressam olduğunu hiç iddia etmezken iki önemli tablosu bugün hala dünyanın en önemli iki tablosu olarak kabul görüyor. Bunlar, Milano'da Santa Maria della Grazie Kilisesi'nin yemek salonuna yaptığı “L'ultima Cena” yani Son Akşam Yemeği ve “La Gioconda” yani “Mona Lisa” tablosudur.


Louvre Müzesi ve Mona Lisa'nın Laneti

Louvre Müzesi, Paris'in değil sadece, dünyanın da en sayılı müzelerinden birisidir. Sayısız önemli eserin sergilendiği bu müzeyi bir seferde gezip bitirmenin imkanı yok. Hızlıca şöyle bir bakınıp geçeyim derseniz dünyanın en büyük sanatçılarına yaptığınız haksızlık karşısında vicdanınız sızlıyor. Bu müzeyi her gün binlerce insan ziyaret ediyor. O nedenle upuzun bilet kuyruğuna takılmadan geçmek için mutlaka haftalık biletlerden edinmeniz gerekiyor. Müzeye girmeyi başaranlar öncelikle İtalyan sanatçıların eserlerinin sergilendiği salona yöneliyorlar. Davide bir sanat tarihçi olarak bu durumdan oldukça memnun şekilde, İtalyanların yaratıcılıktaki dehasının madde ile ölçülemeyecek kadar yüksek olduğunu ve aslında bütün dünyanın bu gerçeğin farkında olduğunu söylüyor. Mona Lisa ister istemez herkesi kendisine çekiyor. Bu eser hakkında uzun uzadıya bilgi verme işini sanat tarihçileri yeterince yaptığı için bize sadece büyük sanatçıya hayran olma işi kalıyor.


Mona Lisa çalınmıştı!

İtalyanlar elbette tablonun Paris'te olmasından dolayı Fransızlara karşı oldukça kızgınlar. Davide bana yıllar önce bir İtalya'nın sırf bu nedenle tabloyu Louvre Müzesinden çaldığını anlatıyor. Sanat sever İtalyan hırsızımız yakalandığında Mona Lisa ile tam üç ay evinin mutfağında harika zaman geçirdiğini söylemiş, en güzel şarapları içmiş Lisa'nın şerefine onun karşısında. Tablo doğrudan Leonardo tarafından Fransızlara hediye edildiği için İtalyanların bu nedenle bir hak iddia etme şansları yok elbette.


Sanat eseri dedikleri

Bugün sanat eserine nasıl bakıyoruz bunu tartışmaya açmak gerek. Çok ünlü bir eser her şeyin önüne geçmeli midir? Mona Lisa diğer bütün tabloların yanında görenleri “aaa bu kadar küçük müymüş?” dedirtecek kadar küçük kalıyor. Louvre Müzesi salonun bir duvarında sadece Mona Lisa'ya yer vermiş. Leonardo'nun birkaç ünlü tablosu daha var bu müzede, hatta ben o tabloları çok daha anlamlı ve güzel bulmuşumdur hep. Ancak Mona Lisa o duvarda muzipçe duruyor ve istisnasız herkesi ayağına getirtmesini başarıyor. Benim hakkımı vermeden bir yere gidemezsiniz diyor adeta.


Sultan Süleyman Mona Lisa'nın karşısında; ama bunu kimse bilmiyor!

Bir an için Mona Lisa'ya sırtınızı dönmeyi başarabilirseniz, karşı duvarı boydan boya kaplayan Paolo Veronese'nin büyüleyici güzellikte bir tablosu ile karşılaşıyorsunuz. Veronese tarafından 1563 yılında tamamlanan bu tablonun adı “La nozze di Cana” yani Cana'nın düğünüdür. Esasında Veronese bu tabloyu Venedik'te Andrea Palladio'nun başyapıtlarından biri olan San Giorgio Maggiore Bazilikası'nın yemekhanesinin duvarı için yapmış; Veronese ile Palladio bu anlamda ressam ve mimar uyumunun en güzel örneklerinden biri kabul edilebilir. Veronese, Palladio'nun inşa ettiği birbirinden güzel villaların resimlenmesinde her zaman için akla gelen ilk ressam olmuş ve Palladio mimarisi Veronese ile adeta bambaşka bir kimlik kazanmış. Veronese'nin bu eseri Napoleon'un Venedik'i işgali'nin ardından 1799'da Paris'e götürülmüştür. Bugün orijinali Louvre Müzesi'nde bulunan eserin bir kopyası dah sonra yeniden Palladio'nun kilisesi San Giorgio Maggiore'ye yerleştirilmiş.



Paolo Veronese, “La Nozze di Cana”

Veronese'nin, “Cana'nın düğünü” adlı eseri Hz. İsa'nın suyu şaraba dönüştürdüğü anı anlatır ve sanatçı bu eserinde döneminin en büyük kişiliklerini tablosunun içine ustaca yerleştirir. Sanat tarihçileri bu eseri uzun uzadıya hayranlıkla incelediklerinde eserin özellikle mekanının en büyük ilham kaynağının ünlü mimar Andrea Palladio olduğu konusunda hemfikir olmuşlardır. Ancak Palladio'nun haricinde bizi en çok ilgilendiren konulardan biri, tabloda Kanuni Sultan Süleyman ile Sokullu Mehmed Paşa'nın da yer aldığı hükümranlar sofrasıdır. Eserde; tablonun tam ortasına denk gelecek şekilde yer alan Hz. İsa ve hemen yanı başında bulunan Meryem Ana'nın yanısıra Sultan Süleyman'ın kendi dönemindeki en büyük rakibi olan İspanya Kralı V. Carlo, Habsburg Kraliçesi Elenora, Fransa Kralı I. Francois, İngiltere Kraliçesi Maria, Vittoria Colonna, İstanbul'da da baylosluk yapan ve Mimar Sinan ile Andrea Palladio arasında bir bağ kurduğuna inanılan Marc'Antonio Barbaro ve oğlu Daniele Barbaro, İtalyan soylusu Giuglia Gonzaga, Kardinal Reginald Pole ve Triboulet gibi isimler bulunmaktadır.


Venedikli Ressamlardan Müzik Ziyafeti

Veronese bununla yetinmez ve tablonun ön kısmında bulunan müzisyenler locasına döneminin en önemli Venedikli sanatçılarını da yerleştirir. Bizzat Veronese viyolonsel çalmaktadır ve en yakın ressam arkadaşları olan Giacopo Bassano kornetin, Tintoretto kemanın ve Tiziano da kontrabasın başına geçmişlerdir.

Veronese San Giorgio Maggiore'nin yemekhanesi için mekana uygun olarak oldukça büyüleyici büyük bir eser meydana getirmiştir. Venedik Cumhuriyeti'ne son veren ve tarihte Venedik'i işgal etme başarısı gösterebilen tek lider olan Napoleon, Venedik'i Avusturyalılar'a sattıktan sonra sevdiği başka bir çok eser gibi Paolo Veronese'nin bu tablosunu da Paris'e götürülmek üzere seçmiştir. Bu nedenle tablo yola çıkmak üzere parçalara ayrılmış ve Louvre'da tekrar bir araya getirilmiştir. Çoğu kimse bu esere bakarken Veronese'nin o birbirinden güzel renkleri ve eserin ihtişamı karşısında gerçekten çok etkilenir; ancak gerçekte çok az insan bu resmin hakkını verebilecek kadar sanat tarihi bilgisine sahiptir. Biz Mona Lisa'ya birazcık yaklaşmayı başarıp Leonardo ile selamlaştıktan sonra, Veronese'nin güzel tablosunun karşısına geçtik ve uzun uzun bu tabloyu incelemeye başladık. Veronese'nin tablosu için seçtiği tarihsel kişiliklerin hepsini bir arada bir yemek masasında görmek gerçekten inanılmaz bir duyguydu.



Esasında Veronese bu eserin iki ayrı versiyonunu daha yapmıştı. Her seferinde başka ünlü karakterler seçen ressamın diğer eserlerinden biri Venedik'te Accademia Müzesinde bulunuyor. “Cena a Casa di Levi” yani Levi'nin evinde akşam yemeği tablosu, diğeri ise Milano'da Pinacoteca di Brera'da bulunan “Cena in Casa di Simone” yani Simon'un evinde akşam yemeğidir. Veronese, üç tablonun da ortak noktası olan akşam yemeklerini, Palladio tasarımı bir mekanda bize sunmaktadır. Veronese bu eserleri yaptığı dönemde bir yandan da bir dönemin Venedik Baylosu (elçisi) Marc'antonio Barbaro'nun Andrea Palladio tarafından yapılan ünlü villası Villa Barbaro'yu da resimliyordu ve ilginçtir bu üç eserine birden ilham kaynağı olan o lüks, şatafatlı salonlar bu villanın salonlarını çok andırıyordu.


Sokullu Mehmed Paşa ile Marc'antonio Barbaro arasında geçenler

Marc'antonio Barbaro, İstanbul'da bulunduğu sıra içerisinde Sokullu Mehmet Paşa ile Kıbrıs ve İnebahtı deniz savaşlarının ardından o herkesin bildiği diyalogu yaşayan kişiydi. Sokullu ona “bizi İnebahtı'da yenerek sakalımızı kestiniz; oysa biz Kıbrıs'ı sizden alarak kolunuzu kesmiş olduk. Kesilen sakal daha gür çıkar; ama kesilen kol bir daha yerine gelmez” diyordu.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Venedik nasıl ortaya çıktı? Peki başka bilinmeyen neler var? Hadi okuyalım!!!

Venedik günlüğü başlasın

Antonio Canova dünyanın en güzel kadınlarının Tanrısı