Küçük tatlar halinde İtalyan şehirlerinden birer parça alıp yola devam edenlere...


Serap yine yollarda…

Cenova, Floransa, Pisa, San Gimignano, Siena, Bologna, Verona, Garda, Roma, Venedik, Milano, Bassano del Grappa, Treviso, Vicenza, Asolo, Marostica...

Yine yola çıkma vakti geldi. Aklım da valizimde ülke gündemi kadar karmaşık. Havalar bir ısınıyor bir soğuyor yanıma ne alsam bilemiyorum bir türlü. Havaalanları, tren istasyonları, otobüsler, vapurlar, gemiler, tekneler, taksiler, gondollar... Sürekli bir araç değiştirme halindeyim. Trende makyaj yapmaya çok alıştım. Durakları ezberledim. Yollarla tanışık oldum. Yollar hep aynı, ama yola çıktıklarım hep değişiyor. Her yolda çıkışta yeni insanlar tanıyorum. Yollarda arkadaş buluyorum. Yeni yerler keşfediyorum ve keşiflerimi yolcularıma anlatıyorum. Her yerin ayrı bir güzelliği, tarihi, bilinmesi gerekeni, yenilmesi içilmesi gezilmesi gerekeni var ve bunları paylaşmazsan olmaz. Cenova’nın en güzel şeyi Cinque Terre’si mesela, bir de Cenova’ya giden pesto sos yemeli yani fesleğen sosu, bu şehir çok güzel o kadar güzel ki şehri korumak adına sanayii tamamen şehrin dışına taşımışlar. Bugün şehrin geçim kaynağı tamamen turizm olmuş. Cenovalılar daha az ile yetinip daha sağlıklı bir yaşamı seçmişler hayran olmamak elde değil bu cesarete.

Cinque Terre’nin peri masallarını andıran doğal yapısı ve renkli evleri gören gözlere bayram yaşatıyor. Evler niye böyle renkli diye soranlara klasik bir hikaye anlatılıyor. Tıpkı Venedik’in balıkçı adası Burano için anlatıldığı gibi. Bütün gün balık tutmak için denize açılan balıkçılar hem balık tutuyorlar hem de yavaş yavaş alkol ile demleniyorlar. Akşamın karanlığı çökünce sarhoş bir vaziyette evinin yolunu bulamayanlara rengarenk boyanmış evler yol gösteriyor. Böylece sarhoş balıkçılar yanlışlıkla başka evlere girmiyorlar.

Cinque Terre’nin en güzel yerlerinden biri Portofino’ymuş meğerse. Orada bir gece geçirmek bir servet değerinde, ama birkaç saat bile olsa bir gidin oraya ve bakın hem tarihe, hem doğaya sahip çıktığınızda elinizde nasıl bir güzellik kaldığını.

Pisa’ya giden bilir minicik bir şehrin eğik kulesi koskoca şehrin ekonomik gelirinin başında geliyor. Öyle bir isim yapmış ki Pisa kılını kıpırdatmadan milyonlarca turisti çekiyor kendine. Pisa’yı görenler ellerine fotoğraf makineleri alıp illüzyon yapmaya başlıyorlar. Büyük bir çaba gerektiriyor 5,6 metre eğilmiş kuleyi düzeltmek ama dökülen tere değiyor her fotoğraf ayrı bir başarı öyküsü oluveriyor. Bir şehrin turizm başarısı yine çünkü oraya gidenler korunmuş ve değiştirilmemiş tarihi yapılara dokunmaya gidiyorlar. Orada olmak yüzyılların havasını az da olsa biraz hissetmek.

San Gimignano, ben bir Orta Çağ şehriyim bakın bana ve yükselen kulelerimden eskinin rekabet ve güç mücadelesini görün diyor. Gerçek olamayacak kadar uzaklardan masal diyarından gelmiş gibi bu minik şehir beni aptallaştırıyor. Benim bilmediğim ne cennetler var da cenneti başka yerde hayal ediyormuşum meğerse. Belki de yaşadığımız dünyayı daha güzel kıldığımızda cennet mekanlar yaptığımızda bu dünyaya layık olmak için daha fazla mücadele veririz diyorum. San Gimignanolular'ın güç savaşı en büyük kuleyi kim yapacak diye başlamış. Kim kazanmış kim kaybetmiş çok ilgilenmiyorum bu tatlı rekabetten geriye kalan taş yapılar rekabetin tatlısını biz niye kaybettik sorusunu sormama neden oluyor. Neden şimdi biz daha güzelini yapmak yerine elimizde olanı yakıp yıkıyoruz? Neden parklarımızı bahçelerimizi çirkin birer alışveriş çılgınlığına kurban veriyoruz?

Siena da bu anlamda başka minik ve tarihi şehir olarak turist akınına uğruyor. Meydanlarında sere serpe uzanılan bu şehrin sakinlerine verdiği huzuru kıskanmamak elde değil.

Toskana’nın bunca güzel şehrini keşfeden artık İtalyancanın başkentine de gitmeli! Floransa tepeleri açmış kapılarını sizi bekliyor. Tarih kokuyor şehir, dehalar yetiştirdim onlar da bana hediyelerini beni daha güzel kılarak sundular diyor. Leonardo’yu, Michelangelo’yu bilir misiniz? İşte onlar benim çocuklarımdı diyor. Şehrin büyüleyici bir kokusu var. Sahi koku filmi de bu şehirde çekilmişti öyle değil mi? Akşam serinliğinde tek başıma yürüyüşe çıkıyorum şehirde. Birbirinden güzel heykellerin olduğu attığınız her adımda başka bir tarihe dokunduğunuz bu şehre aşık olmamak söz konusu olabilir mi? Davide’nin tam karşısındayım ama bu Davide Michelangelo’nun Davide’si olan Hazreti Davut. İnsanın en muhteşem ve olması gereken haliyle vücut bulması diye tarif ediyorum Davut’u. Ellerinin uzanışı, bedenin sakin ve kendinden emin duruşu farklı bir güven duygusu veriyor bana. Floransa elbette Davut’tan ibaret değil, ama bu şehrin sembolü olan bu heykel gerçekten şehre milyonları çekmeyi hak ediyor.

Veronalılar Romeo-Jülyet aşkının kaymağını yerken hala ben size öykünün başka bir bilinmeyenini anlatayım. İki düşman ailenin birbirine aşık iki üyesinin esasında Udineli olduğunu biliyor muydunuz? Ünlü İngiliz yazar Shakespeare Udine’den geçerken bir İtalyan yazarının yeni çıkmış kitabını bulur. Dokunaklı bir aşk hikayesi iki düşman ailenin birbirini ölesiye seven iki üyesi İngiliz yazarı çok etkiler bu şaheser İngilizceye çevrilmeli diye düşünür. Kitabı İtalyancadan İngilizceye çeviren Shakespeare kitabın yazarı olarak kendi adını verir. Aşıkların adlarını dahi değiştirmeye gerek görmezken hikayenin geçtiği şehri değiştirir. Romeo ve Jülyet Veronalı olur kitap da Shakespeare’in olur. O tarihten sonra Veronalılar bu aşk öyküsüne sahip çıkarlar. Sahip çıkmak ne kelime bu ölümsüz aşk şehrin sembolü olur. Verona’da aşk satar. Bugün Jülyet’in Verona’daki evi milyonlarca turisti misafir ediyor. Evin avlusunda Jülyet’in bir de heykeli var. Açık göğsüme dokunun size şans getireceğim diyen Jülyet’e ithafen hikayenin en önemli ögesi olan balkon sahnesinin gelenlerin gözünde canlanması için 1945 yılında eve bir de balkon eklenir. Jülyet’in mezarı da var şehirde.

Verona’dan sonra İtalya’nın en büyük gölü Garda’ya düşüyor yolumuz. Garda’da soluklanmak ve bunca gündür tarihe doyan gözlere bir de göl manzarası yaşatmak gerekiyor. Hava güzelse şanslısınız mayonuzu yanınızda getirin.

Milano’ya giden birkaç temel şeyi görmeden gitmiyor. Şehrin en büyük kilisesi olan Duomo ve Santa Maria della Grazie’deki Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği. Lise elbette uzayıp gider ki bu şehirlerin gezilmesi görülmesi gereken yerlerini daha önce de yazdım.

Gez gez İtalya bitmiyor, ama ben yoruluyorum. Yolcularımla vedalaşıyorum. Venedik’e, Bassano’ya, Asolo’ya, Treviso’ya, Vicenza’ya Veneto bölgesinin bana huzur veren şehirlerine gidiyorum. Trenden inerken Davide’yi beni beklerken buluyorum. Gene çok yoruldum, hastayım sesim de kısık gene yollar beni yordu diyorum. Davide ile yeni den yola çıkıyorum bu sefer rotayı kendimiz çiziyoruz. Üzüm bağları arasında geziyoruz. Prosecco’nun (İtalyan şampanyası) üretildiği toprakların üzerinde üzüm bağlarının arasında yürüyoruz, elimizde birer kadeh prosecco, güneş yönünü bizden yana dönmüş havada hafif bir esinti var. Bütün kötü anılar siliniyor. Bu huzur bitmesin diyorum. Veneto’nun muhteşem villalarını geziyoruz sonra her villanın hikayesi başka ve bunları tek tek ele almak gerekiyor. Şimdilik yollardan minik tatlar sunmakla yetiniyorum. Sevgiyle kalın...


Yorumlar

  1. İtalya'yı özlediğimde bir kendi çektiğim fotoğrafları açıp izleyeceğim bir de senin bu güzel yazılarını okuyacağım.
    Masal gibi gelip geçen Venedik gezisinde iyi ki seni tanımışım :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Venedik nasıl ortaya çıktı? Peki başka bilinmeyen neler var? Hadi okuyalım!!!

Venedik günlüğü başlasın

Antonio Canova dünyanın en güzel kadınlarının Tanrısı