28 Şubat 2016 Pazar

Roma Meydanları ve İspanyol Merdivenleri

Roma Meydanları ve İspanyol Merdivenleri               
Roma 3
Vatikan gezimizin ilk ayağı olan San Pietro Kilisesi’ni gezip oradan Castel Sant’Angelo’ya ve oradan çıkıp Ponte S. Angelo’yu geçtikten sonra gitmek üzere seçtiğimiz iki yerden ilkine doğru harekete geçtik. Kilise gezisi tahminimizden fazla zamanımızı almıştı. Vatikan Müzesi başka bir güne kalmıştı. Ancak kilisenin kubbesinden bütün şehri izleme imkanı bulmuştuk. Şimdi ise yukarıdan baktığımız şehrin yollarına karışmaya gidiyorduk.
Piazza Navona
On beş dakikalık bir yürüyüşün ardından Roma’nın en ünlü meydanlarından biri olan Piazza Novana’ya vardık. Hava oldukça sıcak ve biz de oldukça yorgunuz. Piazza yani meydan zamanın papası olan Giovanni Battista Pamphilj tarafından eski bir stadyum biçiminde yaptırılmış. Bir zamanlar oyunlar oynanan meydanın Grekçeden gelen ilk adı da bundan dolayı “agone” imiş. Oyunların mekanı olan ve adına “Domizione” denilen stadyumdan geriye kalan kalıntıları meydanda açık bir şekilde görmek mümkün. Antik Roma döneminden kalan bu meydanı çok seviyoruz. Hatta sevmekle de kalmıyoruz meydanın doyasıya tadını çıkartmak için elimize birer de dondurma alıyoruz ve meydanda bulunan çeşmenin kenarına oturup afiyetle yiyoruz. La fontana dei quattro fiumi adındaki bu çeşme de gerçek ve de oldukça ihtişamlı bir tarihi eser olarak meydanda bulunuyor. Çeşme 1651 yılında Giancarlo Bernini tarafından inşa edilmiş. Bernini, bu çeşmeyi öyle zarif öyle çekici bir şekilde yapmış ki meydan adeta bu çeşme ile bambaşka bir güzelliğe bürünmüş. Novana Meydanı’nda aynı zamanda bir de pazar bulunuyor. Pazarı da şöyle bir gezip meydanın cıvarındaki binalara dikkat kesiliyoruz. Meydanda elbette her meydanın olmazsa olmazı olan bir de kilisesi var, “La chiesa di Sant’Angelo”.
İtalya’nın Meydanları
İtalya’nın en çok neyini seviyorsun diye soracak olurlarsa ilk onluk bir listem var. Listenin birinci sırasında elbette tarih ve bu zamana kadar korunan tarihi eserler; ikinci sırada ise elbette birbirinden güzel ve geniş meydanlar geliyor. Venedik’in en güzel meydanlarından biri olan Santi Giovanni ve Paolo’da oturuyorum. Sabahları ilk iş salonumun pencerelerini sonuna kadar açmak oluyor. Bir anda salonum birbirinden çeşitli seslerle doluyor. Kuş sesleri meydandaki kocaman ağacın yapraklarının hışırtısına yaprakların hışırtısı tam da ağacın altında her sabah akadeon çalan Romenyalı müzisyenin ezgilerine karışıyor. Dükkanlar açılıp kapanıyor. Derken turistler ellerinde haritalarla sakin sakin bakına bakına geçip gidiyorlar. Dünyanın bütün dillerine de ev sahipliği yapmış oluyorum böylece. Derken meydanın en güzel renkleri çocuklar top oynamaya başlıyorlar. Venedikliler köpeklerini meydana getiriyorlar. Yakınlardaki liseden çıkan gençler meydanda toplanıyorlar. Meydanlar sosyalleşmek ve daha çok insan tanımak ve yalnız kalmaktan muzdarip olanlara kucak açıyor ya da onlara yukarıdan penceresinin kenarından elinde bir bardak kırmızı şarapla onları seyredalan bana ev sahipliği yapıyor.
Piazza di Spagna ve Trinità dei Monti
Piazza Novana’dan çıkıyoruz. Şimdiki durağımız meşhur İspanyol merdivenleri. Meydana doğru yürüyüşe geçiyoruz. Kaya oldukça yorgun ama öğlen saati trafik çok feci durumda ve biliyoruz ki bir araca binmek bizi çok daha fazla yoracak. O nedenle sakin sakin yürüyor bir yandan da etrafımızı seyre devam ediyoruz. Yorgunluktan  bitik halde olan bacakalarımızı ise herkes gibi yapıp meydanın o meşhur merdivenlerine oturarak dinlendirmeyi planlıyoruz.
Meydan adını bölgede bulunan İspanyol Büyükelçiliği binasından alıyor. Merdivenler Trinita dei Monti Kilisesi’nin hemen önünden aşağı doğru uzanıyor. Her zamanki tablo burada da bizi buluyor. Etraf oldukça kalabalık ve Roma sıcağının yorgunu turistler kendilerini merdivenlere atmışlar. Biz de onlar gibi yapıyor ve kalabalığa karışıyoruz. Şimdi gerçekten yorgunluğumuzu daha da fazla hissediyoruz. Biraz dinlendikten sonra yavaş yavaş dikkatimizi çevremize vermeye başlıyoruz. Turistler merdivenlere oturmuş birbirinden değişik hallere girip fotoğraf çektiriyorlar. Hadi Kaya diyorum kalk fotoğraflarımı çekmeye başla. Kaya yorgun argın ve söylenerek fotoğraf makinesini eline alıyor. Bense birbirinden şımarık pozlarımı verip onu çileden çıkartıyorum. Merdivenler boylu boyunca pembe çiçeklerle süslenmiş. Göz alabildiğinde renkli ve parlak çiçekler adeta meydanı boyamış ve aşağıdan yukarıya doğru baktığınızda içinizi açan bir görüntü sizi teslim almış hissine kapılıyorsunuz. Merdivenlerin inşa yılı 1725 ve mimarı da Francesco de Sanctis. Kiliseden inip de aşağı doğru baktığınızda kelebek biçimli bu ilginç meydan nasıl bir zamanlar birbirinden ünlü sanatçılara ilham vermiş daha iyi anlıyorsunuz.
Muhtemelen İtalya’nın en ünlü ve pahalı markalarının olduğu dükkanlar işte bu meydanda bulunuyor. Vitrinler göz alabildiğince uzanıyor ve turist kalabalığını kendine çekmek için yarışa girmiş gibi sıralanıyor. Biraz dinlendikten sonra meydanın dar sokaklarına dalıyoruz ve biraz keşfimize devam ediyoruz.
Akşam yemeği saati yaklaşıyor ama Roma merkezde bir türlü istediğimiz türde bir restoran bulamıyoruz. Anladım ki biz Kaya ile bu konuda çok şanslı değiliz. Bir de tabi bir bilene danışmadan yola çıkınca bilmeden aklımızdan geçen şeyleri bulmakta sıkıntı yaşıyoruz. Öte yandan yemekten sonra bir de eve doğru yürüyüp iyice yorulmak yerine bir taksiye binip Prof. Bono’nun evinin oradaki turistik olmayan bir mekana gitmeyi tercih ediyoruz.
Roma’da Taksiye bindik
Hep derlerki Roma’da ne yaparsanız yapın ama asla taksiye binmeyin. Bu gerçeğin farkında olmakla birlikte artık bir adım daha atacak halimiz kalmadı ve ne olacaksa olsun deyip ilk geçen taksiyi durduruyoruz. Taksicimiz tam bir Romalı. Nereden geldiniz? Ne yapıyorsunuz? Roma’yı sevdiniz mi? gibi soruları ardı ardına sıralamaya başlamıştı. Artık Kuzey İtalya’da değiliz. Güneye indikçe iklim gibi insanlar da daha sıcak kanlı hale geliyor. Tanışma ve kaynaşma halleri Kuzey’den çok daha kısa sürüyor. Bir müddet sonra da dertler anlatılmaya, hayata dair kaygılar ve büyük şehrin verdiği stres hakkında cümleler kurulmaya başlanıyor. Taksicimiz Andrea Roma’da hatta İtalya’da yaşamaktan bıkmış ve iki hafta sonraya tamamen Roma’yı terketmek üzere kendine bilet almış. Güney Amerika’ya yerleşecekmiş. Orada kendine küçük bir bar almış hatta bir de ev tutmuş. Roma kaos, karmaşa, stres ve trafiğin başkenti, İtalya artık yaşanacak yer değil, ekonomi çöktü, Berlusconi desen ülkeyi batağa sürükledi ve kimse mutlu değil burada. Ben neyseki gidiyorum, ama ülkem adına da çok üzülüyorum diye dert yanan taksiciyle uzun uzadıya bir politika ve ekonomi söyleşisi yaptık. Biz de ona kendi ülkemizde yaşananlardan bahsettik. Bu güzel tanışıklık sonrası Andrea’ya  Roma’da taksiye binilmezmiş doğru mu? -diye sordum. Andrea gayet dürüstçe kesinlikle binilmez diye yanıt verdi. Hele seçtiğimiz saatte trafiğin oldukça yoğun olduğunu ve taksicilerin de mümkün olan en uzun yolları tercih ettiklerini söyledi. Neyseki Andrea bizi  mümkün olan en kısa yoldan gideceğimiz yere ulaştırdı. Umarım yeni hayatında mutlu olursun sana iyi yolculuklar dedik şoförümüze, o da bize Roma’da iyi eğlenceler diledi.
Akşam yemeğinde
Akşamın yorgunluğunu temiz ve vejeteryan menüsü olan bir restoranda attık. Kocaman bir tabak ve birbirinden iç açıcı sebzeleri harika lezzettli zeytinyağına buladık. Bir de güzel bir makarna tabağı söyledik. Bu yorgunluğun üzerine diyet bir şeylerler yemek elbette Kaya’nın da aklından geçen en son şey bile değildi. Bir de ne dersin birer prosecco içelim mi? -diye sorduk birbirimize. Günün en huzurlu anları işte o yediğimiz yemekte geçirdiğimiz anlardı.
Yemek sonrası Kaya beni eve bırakıp oteline geçti. Prof. Salvatore Bono mutfaktaydı. Birlikte günün bir değerlendirmesini yaptık ve uzun uzun Roma hakkında konuştuk. Ardından konu biraz daha kendi alanımıza doğru kaydı. İki tarihçi olarak hocanın çalışma odasında benim Venedik arşivindeki çalışmalarım ve hocanın son çıkacak kitabı hakkında konuştuk. Hocadan işime yarayacak tavsiyeleri aldıktan sonra izin isteyip odama çekildim. Güzel ama bir o kadar da yorucu bir günü böylece tamamlamış oldum. Güzel bir uykuya dalmadan önce Davide’ye uzun uzun gün içinde ne yaptığımı ve gördüğüm yerleri anlattım. Davide ise gördüğüm yerler hakkında bildiği ilginç şeyleri benimle paylaştı. Uzaklardan gelen sakin ses tonu beni biraz daha uykuya sürükledi bu nedenle birbirimize iyi geceler dileyip telefonu kapattık. Uzun ve yorucu günün gecesi de oldukça uzun ve karmaşık rüyaları peşi sıra getirdi. Rüyamda ablalarımı Roma’da gün boyu yürüdüğüm yollarda gezdiriyor, ama bütün yolları birbirine karıştırıyordum. Haritadan bir türlü gideceğimiz yolu bulamıyor öte yandan şiddetle yağan yağmurdan kaçmaya çalışıyorduk. Sonra saatlerce dolaşıp yoruluyor ve kendimizi benim evimde Venedik’te buluyorduk.

Vatikan başka bir ülke mi?

Vatikan başka bir ülke mi?              
Roma’da 2. Gün
Yol yorgunluğu sonrası uzun yürüyüşün yorgunluğu ile eve döner dönmez kendimi uykuya teslim ettim. Zira ertesi gün için bizi oldukça uzun ve de daha yorucu bir program bekliyordu. Yatmadan önce güneşlikleri de bilhassa açık bıraktım. Tamamen karanlık bir odada erken kalkmak gerektiğinde sabah olup olmadığını anlamak kolay olmuyor. İtalyanlar genellikle uyku esnasında tamamen karanlık bir ortamı tercih ediyorlar, bense akşam ışığının odayı aydınlatmasını tercih ediyorum.

Günün İlk Saatleri
Sabah saat 06.45’te uyandım. Onca yorgunluğa rağmen bekleyenim Roma şehri olunca bedenim bana hiç kapris yapmadı. Kahvaltı sofrası ben kalktığımda çoktan hazır bir şekilde beni bekliyordu. Anlaşılan o ki Profesör Bono benden de erkenciydi. Kahvaltı sofrasında hoca ile akşam gördüğümüz yerler hakkında konuştuk. Bugün hoca bütün bir gün evde kalıp kitabı üzerine çalışacaktı biz ise ülke değiştirip Vatikan’a gidecektik. Bu nedenle kahvaltı sonrası hocayı o çalışma odasındayken uğurlayıp Kaya ile buluşmak üzere yola çıktım. Kaya beni adını hatırlayamadığı meydanda bekliyordu. (Piazza Verbano) Hava hafif kapalıydı,  ancak Roma sıcağına denk gelmekten daha iyi olduğu için bizim için endişe edilecek bir durum yoktu.

Yürüyüşe devam
Salvatore Bono’nun evinin bulunduğu bölge Roma’nın oldukça zengin ve güzel bir muhitiydi. Bunu binalardan, çevre düzeninden, sokakta yürüyenlerden, civardaki kafelerden çok rahat anlayabiliyorduk. Merkeze kadar yine yürümek niyetindeydim. Hatta o enerjiyle Vatikan’a kadar bile yürüyebilirdim. Kaya’yı en azından tren istasyonu “Termine”ye kadar yürümek için ikna ettim. Termineden ise Vatikan’a giden otobüse binecektik. Ancak öncesinde bir kafede birer kahve içmeyi tercih ettik. Elimizde harita ile çıktığımız uzun yürüyüşün sonunda bizi Vatikan’a götürecek otobüse varmıştık. Oraya varır varmaz da bir gün önce “la fontana di Trevi’de” (Âşıklar Çeşmesi) olduğu gibi yoğun bir turist akını ile karşılaştık.

Vatikan ve San Pietro
Vatikan’da ilk uğrak yerimiz elbette Piazza San Pietro oldu. (Aziz Petrus Meydanı) İki yarım aydan oluşan meydanın bitiminde Basilica di San Pietro yer alıyor. Vatikan’ın başlangıç öyküsü de işte Hazreti İsa’nın havarilerinden biri olan bu Aziz Petrus’a dayandırılıyor. Hıristiyanların inanışına göre Petrus Roma İmparatoru Nero tarafında MS 64 yılındaki Büyük Roma Yangını'ndan sorumlu tutularak çarmıha gerilerek öldürülür. Aziz Petrus'un İsa adına kilise kurumunu başlattığı, ilk piskopos olduğu ve Papalık kurumunun temelini attığı kabul görür. Şimdiki kilisenin yerinde bir zamanlar antik bir kilise bulunmaktaymış; kilisenin altında ise Aziz Petrus’un kemiklerinin olduğu bir mezar. Antik kilise yıkılmış yerine bu kilise yapılmış. Kilisenin en tepesine çıkıp hem bütün şehri hem de Vatikan’ı gökyüzünden seyretme imkânı var. 6 Euro olan biletlerden edinmek asansörsüz bir şekilde 550 basamağı yürüyerek en tepeye ulaşmanızı sağlıyor. Asansörü tercih edenlere bilet fiyatı biraz daha yüksek oluyor. Ama oraya kadar gelip de Vatikan’ın merdivenlerini tek tek tırmandım demek için elbette asansörü tercih edemezdim. Kaya’yı bu konuda ikna etmenin imkânsız olduğunu bildiğim için yine psikolojik baskı ile onu merdivenlere doğru yönelttim.

Bazilikanın basamaklarını çıkarken
Basamaklar bitmek bilmiyordu. Upuzun bir kuyruğun en arkasındaydık. Daracık yerlerden yukarı doğru adım adım ilerliyorduk. Manzara seyrede seyrede çıkarız ne de olsa diyordum; ancak penceresi bile olmayan daracık koridor manzarası pek iç açıcı değildi. Çok ağır adım atıyorduk ve hem önümüz hem arkamız doluydu. Bir ara bütün klostrofobi etkileri göstermeye başladım. Ancak kendime sürekli sakin ol elbet çıkacaksın buradan en tepeye ulaşınca eşsiz bir manzara göreceksin diyordum. Kaya ise terlemiş bir yandan bir an önce yukarı çıkma telaşındaydı. 550 basamağı tamamlayıp en tepeye yani “Cupola di Michelangelo”ya çıktığımızda ise bizi gerçekten bu sıkıntıya değecek bir manzara bekliyordu.

Roma ayaklarımızın altında
Roma gerçekten güzel çok ama çok güzel bir şehir! Başkent Roma, şehri boylu boyunca iki parçaya ayıran Tevere Nehri ve üzerindeki köprüleri, birbirinden güzel ve hepsi birbirinden farklı meydanları, geniş ve upuzun caddeleri, sayısız kiliseleri ve elbette birbirinden güzel bahçeleri ile tadına doyum olmaz bir manzaraya sahip. Ancak Vatikan’ın tepesinde insan kalabalığı içerinde meydanı saatlerce hatta dakikalarca seyre dalmak çok da mümkün değil.

San Pietro Bazilikasının içi
İç kısımda ise kiliseyi en tepeden izleme imkânınız var. Basilica di San Pietro oldukça güzel ve gösterişli, hatta neredeyse yeni yapılmış gibi; ama nedense mimarî yapı beni çok da etkilemedi, Kaya da bu konuda benim gibi düşünüyordu. Kilisenin muhtemelen en çok ilgi çeken kısmı büyük üstad Michelangelo’nun yaptığı la Pietà. Michelangelo bu eseri 1499-1500 yılları arasında yapmış. Üniversitedeki Sanat tarihi derslerinden hatırladığım bu heykelde Meryem’in kucağında boylu boyunca uzanmış yatmakta olan İsa bulunmakta, öykü ise İsa’nın çarmıhtan indirildikten sonraki ana ait. Büyük üstadın kilisenin içindeki ikinci ve belki de ilkinden daha ünlü olan eseri ise “Mosè” yani Musa’dır. Michelangelo’nun Vatikan’ın oldukça önemsediği ve sevdiği bir sanatçı olduğu etrafınıza dikkatli baktığınızda hemen gözünüze çarpan bir gerçeklik oluyor.

Vatikan’a dair
Vatikan, çevresi yüksek duvarlarla örülü minicik bir yönetim birimi ve bütün dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir ülke. Vatikan’ı koruyan özel muhafızlar var; bir nevi Vatikan’a özel minik bir ordu bu. İşin ilginci bu ordunun mensupları İtalyan değil İsviçre vatandaşı. Yanlarından geçerken dikkat ederseniz kendi aralarında Almanca konuştuklarına şahit olursunuz. Davide’ye bu durumun İtalyanların tepkisine neden olup olmadığını sordum. Ancak bana aksine İtalyanların bununla eğlendiğini ve genellikle espri konusu yaptıklarını söyledi. Muhafızların kostümleri de oldukça ilginç Vatikan’da hala soluğunu duyar gibi olduğum Michelangelo’nun çizimini yapmış olduğu bu kostümlerin tasarımı beş yüz yıldır hiç değiştirilmemiş. Anlaşılan o ki geleneklerine sıkı sıkıya başlı kalmak hatta bundan ödün vermemek gibi bir duruş sergiliyor bu minicik Vatikan ülkesi.
Sadece kiliseyi görmek, merdivenlerini tırmanmak ve şehri yukarıdan izlemek tahminimizden çok daha fazla zamanımızı almıştı. Görmemiz gereken bir de Vatikan Müzesi vardı. Yine bir Michelangelo klasiği olan Sistine Şapeli’ni ve Rafaello’nun çizimlerinin olduğu o odaları görmeden gitmek olmazdı elbette. Ancak çok acıkmıştık ve yakınlarda bir yerde bir restoran, trattoria ya da pizzeria bulup bir şeyler yiyip müzeye gitmek istiyorduk.
Vatikan’a gideceklere altın öğütler listesi yapmak gerek belki de: Birincisi kiliseyi meşhur merdivenleri de dâhil gezmeyi tasarlıyorsanız yanınıza muhakkak yiyecek bir şeyler alın ve asla Vatikan civarındaki yerlerden yemek yemeyin. Biz elbette bu anlamda tedbirli davranmadık ve gözümüze çarpan yerlerden birine oturup birer tabak makarna ve salata siparişi verdik. Yediğimiz en lezzetsiz şeylere bir de normalin üç katı ödeyip kalktık. Sırada Vatikan Müzesi vardı. Ancak tedbirsiz davranıp saate bakmadığımız için müzenin kaçta kapandığını bilmiyorduk. Saat 16.10’du ve müzeye girişler 16.00’da kapanıyordu. Ne Kaya ne de benim için çok sevimli gelmeyen Vatikan’a mecburen başka bir gün gelmek üzere oradan ayrıldık.

La Mole di Castel Sant’Angelo
Vatikan’dan çıkıp Sant’Angelo Kalesi’ne doğru yürümeye başladık. Tevere Nehri’nin sağında, Sant’Angelo Köprüsü’nün hemen önünde bulunan kalede de elbette yine bitmeyen bir kuyruk bizi bekliyordu. Roma İmparatoru Adriano’nun kendisine mezar yeri olarak seçtiği ve yapılması emrini verdiği kale bütün heybetiyle Vatikan’dan sonra şehrin kuzeybatısında uzanıyor. Milattan sonra 125 yılında yapımına başlanan ve 139’da tamamlanan kale 1447’den 1527’ye kadar ikinci bir inşaat görmüş. Roma İmparatoru Adriano ve eşi Sabina’nın mezarları, diğer bir Roma İmparatoru olan Antonino Pio ve eşi Faustina üç çocuğuyla, Lucio Elio Cesare ve İmparator Marco Aurelio gibi önemli tarihsel kişiliklerin de mezarları burada bulunuyor. Roma’ya gidenler Vatikan’a giderken ya da oradan dönerken mutlaka bu kalenin önünden geçecekler tıpkı bizim yaptığımız gibi.

İşçi Bayramı'nda Roma'daydım!

İşçi Bayramı'nda Roma'daydım!              
Roma Günleri 1: Roma’ya gidiyorum
Minik kuzey şehirlerine alışmışım elimde harita herhangi bir vasıtaya gerek duymadan yürüyerek yeni yerler keşfetmenin keyfini sürüyorum. Ancak bu sefer işim çok zor. Kuzey’den daha aşağılara iniyorum. Başkent Roma bir haftalığına onu keşfetmem için beni bekliyor. Geçen sene Zürih’te bir kongrede tanıştığım İtalyan Profesör Salvatore Bono ile sık sık yazışıyoruz. Senenin bir bölümünü Avusturya’da bir bölümünü Roma’da geçiren hoca havalar çok ısınmadan Roma’yı görmemi tavsiye etti. Hatta bununla da kalmadı beni misafir olarak ağırlamaktan memnun olacağını söyledi. Elbette bu güzel daveti kaçırmak olmazdı. Hocaya büyük bir memnuniyetle kendisini Roma’da ziyaret edeceğimi söyledim.
Roma herkesin malumu yazları oldukça sıcak olan iklimiyle bilinir. O nedenle turistler cehennem sıcaklarına kalmadan rahatça şehri gezebilmek için bahar aylarında Roma’nın yolunu tutarlar. Ben de onlar gibi yaptım ve tam da işçi bayramı olan 1 Mayıs’ta yola çıkmaya karar verdim. Bir hafta boyunca şehri keşfetmek elbette çok güzel olacaktı; ancak bu süre boyunca da sürekli yalnız olma fikri gözüme çok sevimli görünmüyordu. Davide çalıştığı için bana eşlik edemeyecekti. Bu nedenle ben de yakın arkadaşım Kaya’ya Roma’ya benimle gelip gelemeyeceğini sormaya karar verdim. Hem Kaya Roma’yı benden daha iyi biliyor. Tecrübeli biri her zaman için işleri daha kolay hale getirecekti. Kaya da hem yeniden Roma’yı görmek hem de beni yalnız göndermemek için teklifimi kabul etti.
Roma tatili öncesi bir hafta boyunca yine yollardaydım. Bologna, Floransa, Pisa, Siena, San Gimignano, Venedik ve Verona’yı arşınladık. Oldukça yorucu ve stresli bir hafta sonrası kısık bir sesle ve sadece bir günlük dinlenmenin ardından yeniden valiz hazırlığı ve tren istasyonuna doğru evimden yarım saatlik bir yürüyüşün ardından Kaya ile bizi Roma’ya götürecek trenimize geçtik.

Kaya ile trende
Kaya ile yolculuk yapmak demek yol boyunca sürekli didişmek demektir. İlk münakaşa tren biletlerinden dolayı çıktı. Ben ekonomik bir yolculuk yapmak taraftarıydım. Haliyle altı saatlik ekonomik tren biletleri aldım. Kaya ise konforlu ve hızlı trenlere benim ödediğimin üç katını vermek taraftarıydı. Neticede iki kişi arasında demokrasi olmayacağına kanaat getirip baskı rejimiyle Kaya’yı uzun yolculuğa zorla dahil ettim. Hatta öncesinde iyice gözünü korkuttum. Trende belirli yerlerimiz olmadığını, ucuz trenlerin çok kötü koktuğunu, ineklerle, eşeklerle bile trene binilebildiğini söyledim. Elbette durum benim ona aksettiğim gibi değildi. Bologna, Floransa ve Roma arasında bir türlü bitmek bilmeyen tünellerden geçerken kulaklarımızda meydana gelen baskının verdiği rahatsızlık dışında oldukça rahat ve de sakin ama birazcık uzun bir yolculuğun ardından Roma’ya ulaştık.
Yolculuk 1 Mayıs’a denk gelince elbette aklımız Türkiye’den gelecek haberlerde kalmıştı. Bu nedenle yol boyu internetten İstanbul’daki 1 Mayıs gösterilerini takip ettik. Öte yandan Kaya eyleme katılan ailesi ve arkadaşlarından gelecek haberler için elinden telefonu düşürmüyordu. Hepimiz için 1 Mayıs meydanı diye bilinen Taksim’e girişler yasaktı. Ancak bu yasağa karşı tepkili olanlar meydana girmek için uğraş veriyorlardı. 17 yaşında bir kızın polis darbesiyle yaralanıp hastaneye kaldırıldığı haberini aldık. Gaz bombaları ve birebir çatışma hali kısacası İstanbul tam anlamıyla kaos halindeydi. Canımız sıkıldı. Bir yandan Roma’ya doğru giden trende olma sevinci, öte yandan İstanbul’da olamamanın verdiği hüzün hali...
Bundan dört yıl önce yaşadım hayatımın en sakin 1 Mayıs’ını. Venedik’te Giardini’de 30-40 kadar genç müzik eşliğinde aperatif bir şeyler içiyorlardı. Özel bir parti olduğunu düşünmüştüm; ancak yanlarından geçerken astıkları afişlerden bunun bir 1 Mayıs kutlaması olduğunu anlamıştım. O göstericiler arasında Venedik’te 1 Mayıs’ı kutladım. Etrafta tek bir polis dahi yoktu elbette. Şimdi ise Roma’ya gidiyoruz ve 1 Mayıs’ta Roma’da neler yapılır bilmemiz gerekiyor.

Roma’da 1 Mayıs kutlamaları
Roma tren istasyonu “Termine”den çıktıktan sonra Santa Maria Maggiore Kilisesine doğru yürüyüp oradan da San Giovanni in Laterano Meydanı’na gitmek gerekiyor. Çünkü Roma’da her sene 1 Mayıs’tan dolayı o meydanda konser düzenleniyor. Roma belediyesi vatandaşının konser alanına rahat gidebilmesi için akşam dörtten sonraki bütün otobüsleri bedava yapmış. Bu uygulamanın dörtten sonra olmasının sebebi ise öncesinde bütün çalışanlara tatil olan bu günün otobüs şoförleri için de tatil günü olmasıydı.

Roma’da otel arama macerası ve korkulu dolu anlarımız
Bu bizim için elbette çok da iyi bir haber değildi. Ben Profesör Salvatore Bono’nun evine geçecektim ve yakınlarda da Kaya’ya bir otel bakacaktık. Profesörün evine gidişimiz bu nedenle ertelenince öncelikle Kaya’ya uygun bir otel bakmaya karar verdik. Mademki hocanın evine yakın bir yerden otel bakamayacaktık o halde en iyisi istasyona yakın bir otel bulmaktı. Turizm ofisleri normalde böylesi durumlar için oldukça yardımcı olurlar. Ancak gittiğimiz turizm ofisinde üzerindeki yaka kartından anladığımız kadarıyla o ofiste çalıştığına kanaat getirdiğimiz bir beyefendi bizi istasyona yakın ve uygun fiyatlı bir otele yönlendirdi. Harita üzerinde de otelin yerini tarif etti.
Elimizde harita otel ararken daha biz soru sormadan bir başkası yanımıza gelip otel arayanların biz olup olmadığımızı sordu. Meğer bizden önce haberimiz otele ulaşmıştı. Oldukça eski bir binanın bir o kadar eski kapısından geçip üst kata doğru bu beyefendiyi takip ettik. Güven vermeyen bir hali vardı; ama bir gidelim bakalım ne olacak düşüncesindeydik. Otel diye bahsedilen eski ve köhne eve girer girmez son derece rahatsız edici bir kokunun etkisi altına girdik. Derken giyiminden otelcilikle hiç alakası olmayan bir bayan yanımıza elinde faturasıyla gelip oda karşılığı hemen peşin para istedi. Bayanın yanında bizi birinci kata çıkaran bey de vardı ve sonra bir başkası daha yanlarına geldi. Elbette otel bir gece değil bir dakika kalmak için dahi bize güven vermemişti. Ancak elimizde valizler birinci kata kadar çıkıp o ıssız mekanda tanımadığımız bu üç yabancı –üstelik üçü de İtalyan değildi- ile olmak çok da insana güven veren bir durum değildi. Hızlı hareket etmemiz gerekiyordu. Bu nedenle bana telefon geldiğini ve öncelikle benim kalacağım mekana gitmemiz gerektiğini ve oraya daha sonra döneceğimizi söyledim. Oda için yine de ödeme yapmadan bizi göndermek istemiyorlardı anlaşılan; ama biz elimizde valizler koşar adım daha sonra görüşürüz deyip iniş merdivenlerine yönelmiştik bile. Kapıdan kendimizi dışarı attığımız zaman bu üç kişinin de hızla arkamızdan indiğini görüyorduk. O nedenle mümkün olan en hızlı adımlarla oradan uzaklaşmaya çalışıyorduk. Ana caddeye kadar ürkek ama hızlı adımlar attıktan sonra kendimizi bambaşka bir sokakta bulduk. Roma daha ilk baştan bende İstanbul’a gelmiş gibi bir etki yapmıştı. Anlaşılan büyük şehirde bilmeden bir iş yapmamak gerekiyordu. Roma’ya yaşayan bir arkadaşıma profesörün evinin adresini verip yakınlarda Kaya için bir otel bulmasını rica ettik. Kısa bir süre içinde otel bulundu ve saat dördü geçtikten sonra da otobüsümüze binip profesörün evine gittik. Kaya beni eve bırakıp hoca ile de ayaküstü tanıştıktan sonra oteline geçti.

Profesör Bono’nun Evi
Profesör Bono bütün hayatını akademik çalışmalarına adamış büyük bir hoca. Artık kitapları Türkiye’de de okunuyor. Bilhassa 16. Yüzyılda Akdeniz’de gerçekleşen korsanlık faaliyetleri hakkında yazdıkları bir çok araştırmacının referans olarak gösterdiği bir hoca haline gelmesini sağladı. Elbette hocanın misafiri olmak benim için oldukça anlamlıydı. 6 odalı evinin en şirin odası benim için hazırlanmıştı. Bana ait bir de banyom vardı. Benim odam da dahil evin bütün odaları hocanın kitaplarıyla doluydu. Raflar düzenli bir sıra ile yerleştirilmişti. Kendi araştırma sahası ile ilgili Türkçe kitapların sayısı da azımsanacak gibi değildi. Bir de tabi gezip gördüğü yerden de ona kalan hatıralar odamdaki Türk işi bakır sürahi gibi... Hoca masamın üzerine farklı boyutlarda bir çok Roma haritası hazırlamıştı ve bazılarına da muhakkak görmem gereken yerler diye notlar almıştı benim için. Bir hafta boyunca istediğim gibi yapmakta serbesttim. Arkadaşınla istediğin gibi gezebilirsin, uzun uzun şehri keşfedin istersen birkaç kez de birlikte çıkarız dedi hoca. Elbette ki bir hafta boyunca hocayı esir almak istemiyordum. Hele ki bitirmek üzere olduğu son kitabı üzerinde yoğun bir şekilde çalışırken.

Roma’yı ilk keşif
Akşam üstü yağmur atıştırmaya başladı. Hoca çalışmasına devam etmek üzere odasına çekildi. Bense Kaya ile şehri keşfetmek üzere yola koyuldum. Gitmeden önce bir de evin anahtarlarını almam gerekiyordu. İstediğim saatte gelmekte özgürdüm. Sadece hoca akşam 23.00 civarı uyuduğu için yanıma anahtar vermem gerekiyordu. Kapı nasıl açılır kapanır, kaç kere kilitlenir, dışarının kapısı nasıl açılır öğrendikten sonra elimde harita yola çıktım. Kaya ile bir hafta boyunca adını hep unuttuğumuz “Piazza Verbano”da buluştuk. Meydanın bu hiç de zor olmayan adı nedenle bir hafta boyunca hafızamızda yer edinemedi. Roma tatili için spor salonunda harcadığım o uzun zaman dilimlerinden feragat ettiğim için açığı çok yürüyerek gidermem gerekiyordu. Kaya şuradan bir taksiye binelim, hadi gel metroya atlayalım, otobüs geçiyor galiba dur binelim dedikçe yok Kayacım yürüyelim tıpış tıpış diyordum. Haliyle iki kişi arasında demokrasi olmuyordu ve sözünü dinleten taraf da genellikle ben oluyordum. Zaten hiç bir zorluğu yoktu. Muhtemelen on-on beş dakika içinde merkeze varmış olacaktık. Piazza Verbano’dan Via Sabino’ya oradan Via Po’ya sonra Via Salaria’ya ardından Via Piave ve son olarak Via XX Settembre’ye varmış olacaktık. Çok da zor değildi. Hem İtalyan şehirlerinde yürümek kadar kolayı da yoktu.
Fontana di Trevi
1,5 saatlik bir yürüyüşün ardından merkeze doğru vardığımızda Kaya’nın ben sana demiştim ama ah Serap ah söz dinlemezsin ki ile başlayan cümlelerine muzip bir gülümsemeyle yanıt verip bir yandan da hadi bırak gevezeliği çeşmeye gidelim çeşmeye diye tutturmuştum. İlk gün için gidilecek en uygun yer olarak “Fontano di Trevi”yi seçmiştik yani “Âşıklar Çeşmesi”ni tabii ki klasikleşen demokratik olmayan yöntemimizle. Roma denilince akla gelen belli başlı yerlerden biri işte bu çeşmedir. Günün her saati turist akınına uğrayan çeşme artık gelenek olmuşçasına ziyaretçilerinin attıkları paralarla dolup taşıyor. Çünkü rivayete göre bu çeşmeye para atanın muhakkak bir gün tekrar Roma’ya geleceğine inanılıyor. Bende elimdeki bozuklukları kendim, ailem, Davide ve arkadaşlarımın adlarını tek tek söyleyerek çeşmeye attım. En yüksek sesle söylediğim isim ise bunu yapmamı benden yıllar önce talep eden Rümaysa idi. Umarım sihirli çeşme onu da Roma’ya getirir bir gün.
Çeşme çok güzel hangi döneme ait diye acaba diye düşünüp internetten aradığımızda Michelangelo ismi ile karşılaştık. Kafalarda soru işaretleri bırakan bu bilgiyi Davide’ye sormam gerekiyordu. Davide fiziken yanımda olup rehberlik yapamasa da bana telefonda uzun uzun çeşmenin tarihçesini anlattı. 1732’de başlayan inşaatı 1751’de biten çeşmenin dolayısıyla büyük üstad Michelangelo’ya ait olmasına imkan yoktu. Eserin sahibi ise Nicola Salvi idi. Çeşmenin karşısına geçip şöyle uzun uzun tadını çıkartmak elbette mümkün değildi. Hava yağmurlu olmasına rağmen çeşmenin etrafı turistlerden geçilmiyordu. O nedenle çeşmeden ayrılıp Roma’ya yaşayan gazeteci arkadaşımız Gülşah Çeliker ile buluşmak üzere turistlerin dolaştıkları bölgelerden uzaklaşıp şehirde yaşayanların mekanlarına doğru yola çıkıyoruz. Gülşah bizi Via Cavour ile Via dei Serpenti’nin kesiştiği noktada Monti’de bekliyordu. Monti oldukça şirin ve turist gürültüsünden uzakta şehrin tadını çıkartmak için oldukça güzel bir yer. Orada bir bara oturup birkaç saat tarih sohbeti yapmak üçümüz için de oldukça keyifliydi. Dönüş yolu için elbette bir vasıta bulmak çok mümkün değildi. O nedenle Kaya yürüyüş yolunda benimle didişmedi. Yağmur hızını arttırdığı için dönüş yolunu haritadan takip etmek zorlaşmıştı. Bu nedenle telefondan navigasyon yardımı ile geri dönüşü mümkün olan en kısa şekilde yaptık.
Roma’da sokak, yol, cadde ve meydan isimleri o kadar düzenli yerleştirilmiş ki elinizde harita yürürken kaybolmak neredeyse imkansız hale geliyor. Uzun caddelerin sonunda her biri birbirinden güzel ve eğlenceli meydanlar sizi adeta kucaklıyor. Çoğu meydan trafiğe kapalı olduğu için yayalar için buralar gerçekten nefes alma mekanlarına dönüşüyor. Her meydanın birbirinden güzel kiliseleri var. Roma eşsiz yapıları ve sayılarının 500’ün üzerinde olduğu söylenen kiliseleri ile İtalya’da bu anlamda en önde gelmekte.

İlk gün izlenimleri
  • İlk gün için toplam dört saat boyunca aralıksız yürüdük ve şehrin birkaç noktasında bulunma imkanı elde ettik.
  • Roma’ya haddinden fazla araba var ve şehrin oldukça yoğun gergin bir trafiği var.
  • Turizm konusunda oldukça önde ama her yıl haddinden fazla sayıda turisti ağırladığı için tarihsel mekanları huzurla uzun uzun gezme imkanı bulmak çok mümkün değil.
  • Bahar mevsimi yağışlı olup soğuk olmadığı için şehrin yürüyüş yapmaya oldukça elverişli bir havası var.
  • Merkezde gece hayatı oldukça renkli; ancak merkezden uzaklaştıkça yollar oldukça tenhalaşıyor.

27 Şubat 2016 Cumartesi

Güvenli bir sığınaktayım

Güvenli bir sığınaktayım              
(San Francesco del Deserto-5)
Venedik lagünü içinde bir noktada Tanrı'ya ait bir yerdeyim. Onun evindeyim. Anlamı ve derinliği olan, tarihi kapladığı alandan çok daha büyük bir adadayım. Temiz ve nezih bir ortamdayım. Buranın mavisi ve yeşili, sessizlik ile birleşmiş. Rahibin sözleri geliyor aklıma: "Tanrıyı aramak için uzaklara gitmeye ihtiyacın yok. O senin içinde, sen ondan bir parçasın." Rüya gibi bir yer burası.

Sadelik
Kiliselerinin neden bu kadar sade olduklarını soruyorum rahip Roberto'ya. Bu geleneğin eskiden beri var olduğunu söylüyor. Aziz Francesco'nun yolundan gidenler onun yaşam tarzını da benimseyenler olmuş belli ki. Fakat bir dönem bu kiliseler de çok şatafatlıymış ve uzun süre de öyle kalmışlar. Napolyon Venedik'i işgal ettiğinde Fransızlar bu adaya da el koymuşlar ve rahiplerin dediğine göre kilise epeyce hırpalanmış. Ancak sonra yeniden restorasyondan geçmiş. 70'li yıllarda ise buranın tıpkı yüzyıllar önceki hali neyse öyle olmasına karar vermişler. Kilise şatafattan, süsten arındırılmış.

Manastırın duvarları sade krem beyaz renginde ve çok az tablo asılmış, haçları ise hep tahta işleme seçilmiş. Sadelik eşyalarda da oldukça hâkim. Neredeyse tüm mekânı bütünleyen tek materyal tahta olmuş. Bu sadelik ortamı ayrıca hoş kılıyor ve bence meditasyonu da bu sade ortam daha imkânlı kılıyor. Meditasyona yardımcı olan başka bir şey ise ortamı yabancılamamakmış. İbadet anında ne gerekiyorsa bir görev gibi yaptım. Burada olmayı ben seçtim. Beni aralarına kabul ettikleri için onlara saygı duyuyorum.

Adayı sevdim
Adayı çok sevdim. Ada bana güzel bir dinginlik verdi. Burayı unutmak istemiyorum. Fotoğraflar çekiyorum bol bol. Ayrıntıları yakalamak istiyorum. İlerisi için birer anı kalsın istiyorum bana. Bir yandan da düşünüyorum. Bu yaşıma kadar olan sürecimde dine ne kadar yakınlaşabildim bunun sorgulamasını yapıyorum.

Bahçelerinde sebze yetiştiriyorlar
Rahiplerin sebze yetiştirdikleri özel bahçelerini de gezdim. Tavukları, kedileri ve köpeklerini gördüm. Yemeklerde kullandıkları sebzelerin bahçede benzerlerini görünce gülümsedim. Kurak mevsimlerde sebzelerin nasıl yandığını anlattılar. Oldukça ilginç bir durum aslında; Toprağın yarım metreden fazlası tatlı ve verimli kısmı ve sebzeler bu kısımda yetiştiriliyor. Daha alt katmanlarda ise tuzlu kısım var. Yağmur yağmadığı zamanlarda bitkiler kökleri vasıtasıyla yer altından tuzlu su çekiyorlar. Tatlı su ile tuzlu su normal bir düzende bitkinin sağlıklı ve lezzetli olmasını sağlıyor; ama tatlı sudan mahrum kalan bitki tuzlu suyu çok fazla çektiğinde yanıyor. Rahipler de haliyle bu ziyan olan mahsulleri için üzülüyorlar. Bu adanın çok yakınındaki Sant'Erasmo adasında da aynı sorunun dönem dönem yaşandığını duymuştum.

San Francesco del Deserto adasında yaşam
Günlük rutin içinde oldukça önemli bir yer kaplayan dini ritüeller elbette belirli bir hayat ritmi belirliyor. Sonsuz sükûnetin merkezinde gibi hissediyorsunuz kendinizi. Kendine güven duymak, başkasına güven duymak oldukça normal ve olağan bir durum. Kaldığımız odaların kilitleri yok. Ancak ben orada olduğum müddet boyunca kimse odama girmedi. Eşyalarımı odama bırakırken aklımdan hiçbir şey geçmedi. Kendimi tamamen güvende hissettiğim bir yerde bulunmak bana çok iyi geldi. Yıllar önce Drama kursuna giderken bir oyun öğrenmiştim "güvenoyunu". Çevrenizdekiler bir çember oluşturuyor ve siz çemberin ortasındasınız. Gözleriniz kapalı bir şekilde kendinizi bırakıyorsunuz. Etrafınızdaki insanlar sizin onlara güven duymanız karşılığında sizi kuvvetlice tutuyorlar. Düşmeyeceğinizi bilmek ve kendinizi kayıtsızca sizi tutacak ellere bırakmanız gerekiyor. Bu öyle düşünüldüğü kadar kolay görünen bir etkinlik değil aslında.

Burada misafirsiniz
Adada rahiplerin misafirisiniz. Burası bir otel değil. Geceliği karşılığında belli bir ücret ödemiyorsunuz. Bağış yapmak isterseniz bir posta kutusu var. Oraya ne kadar isterseniz bırakıyorsunuz. Bu noktada kimse sizinle değil. Karar tamamen size ait oluyor.

Serap'ın kendini ziyareti


Serap'ın kendini ziyareti              
(San Francesco del Deserto-4)
06.15: Alarmın sesi ile daha güneş uyanmadan ben uyanıyorum. Karanlığı savmak için ışığı açıyorum. 06.45’te kilisede olmamız gerekiyor. O nedenle hazırlanmalıyım. Yanıma mümkün olduğunca rahat kıyafetler almıştım. Neticede zihninizi dinlendirmek istiyorsanız bedeninizin zihninize yardım etmesi gerekiyor. Giyindikten sonra güne kendimi iyi hazırlanmanın başka bir koşulu olan temizlik ve bakımımı yapmalıyım. Nereye gidersem gideyim, nerde olursam olayım cildime ihtiyacı olan bakımı yapmazsam psikolojik olarak kendimi iyi hissedemiyorum. Uykudan 20 dakikalık fedakârlık biliyorum ki bana bütün bir günü kazandırıyor.

Güne başlangıç
Gloria ile koşar adım gidiyoruz kiliseye. 1,5 dakika geç kaldık. Fakat San Francesco del Deserto’nun rahipleri ne de dakiklermiş. Tam saatinde duaya başlamışlar. Kendimizi birazcık suçlu hissedip hemen kitaplarımızı alıp sessizce yerimize oturuyoruz ve biz de dualara katılıyoruz.

Alışıyorum
Nasıl davranmam gerektiğini az çok öğrendim ve ortamı yabancılamadığım için kendimi tebrik ediyorum. Dua saatinin ardından kiliseden çıkıp hep birlikte kahvaltı için salona geçiyoruz. Akşam kiliseden çıkarken kapıyı açmayı beceremeyip birazcık gürültü yapmıştık. Dua ederken onları rahatsız ettiğimiz için özür diliyoruz. Rahiplerden en şakacı olanı; “Evet beni de uykumdan uyandırdınız diyor”. Ev yapımı reçeli illaki yememizi istiyor rahipler. Siz gençsiniz, iyi beslenmeniz gerekir diyorlar. Kahvaltı sırasında Gloria da dâhil herkes bana kendimi nasıl hissettiğimi soruyor. “Çok garip değil mi? Çok sıkılmadın umarım? Kim bilir bütün bu ritüeller ne kadar tuhaf geliyordur sana? Hoşuna gitti mi?” Sorular birbiri ardına geliyor. Onların meraklarını cevaplarımla gidermeye çalışıyorum; ama aslında içimde çok da öyle bir konuşma isteği bulamıyorum. Ben orada yeni bir dünyayı kısa bir süreliğine dâhil olmak, kendime bilmediğim şeyler katmak ve bedenen dinlenmek için geldim. Kimseye hiçbir şey anlatmak istemiyorum ve kendimi ispatlamak çabasına girmek yerine gözlerimi kapatıp, sessizliğimle baş başa kalıp dua etmek istiyorum.

Bahçelerdeyim
Kahvaltı sonrasında erken kalkmanın verdiği halsizlikten kurtulmak ve yarım saatliğine dinlenmek için odama çekiliyorum. Dinlendikten sonra da soğuk havaya aldırış etmeden San Francesco del Deserto’nun o dillere destan güzellikteki bahçelerinde yürüyebilmek için sıkıca giyiniyorum. Katılımcılardan bazıları oturup sıcak bir şeyler içmeyi ve konuşmayı tercih ediyorlar. Bazıları ise birlikte yürümek ve konuşmak istiyorlar. Ben ise bu anı tamamen kendime ayırmak ve içsel yolculuğuma devam etmek istiyorum.

Meditasyonla Geçmişe ve Geleceğe Doğru Yolculuk:
San Francesco del Deserto adasındayım. Ben ve yine ben ve bir tane daha ben, başka kimse yok. Minik, etrafı maviyle çevrili yeşil bir dünyanın içindeyiz. Bahçe iki büyük kısma ayrılıyor ve ben bu bahçede yürüyüş yapacağım. Yürüyüşümü iki kısma ayırdım: Geçmişime ve geleceğime yolculuk.
Geçmişe doğru yürüyüp içinde birkaç güzel anı bulmak istiyorum. Gözlerim kapalı değil. Gün ışığını, ağaçların yeşilini, denizin mavisini algılıyorum. Martıların kanat çırpmalarını görüyorum. Uzaklardan geçen minik vapurların seslerini duyuyorum. Geldiğimden beri en çok yaptığım şey dua etmek, kendimi oldukça iyi hissediyorum. Biliyorum ki bu iyi hisler bana geçmişimden birkaç güzel anı getirecek.

Geçmişe yolculuk
Dakikalarca yürüyorum geçmişime doğru. Bu hızlı bir asansörden en aşağılara inmeye benziyor. Birkaç güzel anı yerine geçmişten minik ve kanatları kırık bir Serap'la karşılaşıyorum. Tatsız bir anı gözlerimin önüne geliyor ve 6-7 yaşlarında kendini yersiz yurtsuz hisseden gözleri yaşlı bir kız çocuğuna bakıyorum. Küçük bir kalbi kıracak o üzüntü verici anı henüz yaşamış ve ağlamaklı. Kendini yersiz ve yurtsuz hisseden, kanatları kırılmış o kız çocuğuna sarılıyorum. Her şeyin geçtiğini ve artık onunla olduğumu söylüyorum. Herkesi affediyorum o anımda. Herkesle hesaplarımı kapatıyorum. Yürüyüş boyunca bu duygusallığın etkisiyle ağlıyorum. Gözyaşlarıma engel olamıyorum. Fakat kendimi hafiflemiş hissediyorum. Aklımın ucundan geçmeyen bir anı içinde kendimi bulmama şaşıyorum bir yandan da. Kendimi nerelerde bırakmışım? Ne kadar zaman o kız çocuğu orada ağlamaklı beklemiş diye kendi kendime soruyorum. Ona daha önce sarılsaydım keşke diyorum bir yandan da.

Geleceğe yolculuk çabası
Geçmişe olan yolculuğu gözyaşlarıyla tamamladıktan sonra bahçenin öbür tarafında beni geleceğe doğru çıkacağım yolculuğum bekliyor. Gelecekten, henüz yaşamadığım geleceğimden bir anı bulmak istiyorum. Bahçenin etrafında birkaç tur atıyorum; fakat içimi bir hayal kırıklığı kaplıyor. Bir türlü o bir anda beni bulacak gelecek görüntüsüne ulaşamıyorum. Gözlerimi kapatıyorum, açıyorum, yoğunlaşmaya çalışıyorum; ama nafile istediğim o görüntü bir türlü gözlerimin önüne gelmiyor.

Gelecekte olduğunu fark etmek
Geleceğime doğru yaptığım bu başarısız yolculuk çabamdan sıkılıyorum ve onun yerine sevdiğim adamı düşünmeye başlıyorum. İki haftadır görüşemedik, kim bilir beni gördüğünde nasıl mutlu olacak diyorum. Ona birkaç küçük sürpriz hazırlamak istiyorum. Noel’de birlikte yiyeceğimiz yemeği tasarlıyorum bir yandan da. Yaz için de belki Türkiye’ye gideriz diyorum. Sonra kendime kızıyorum. Meditasyon yapıp geleceğini düşünecekken sen neler düşünüyorsun biraz profesyonel olamaz mısın Serap diye kendime gerçekten kızıyorum. Hatta kendimi cezalandırmak istiyorum. Sonra yeniden yoğunlaşabilmek için hiçbir şey düşünmeden bir süre daha yürümeye karar veriyorum. Çevremdeki güzelliklere yoğunlaşmaya çalışıyorum. Sonra bir anda olduğum yerde duruyorum ve kendi şapşallığıma gülmeye başlıyorum ve sen az önce kendi olmak istediğin geleceğini tasarlıyordun ve kesinlikle geleceğindesin Serap diyorum ve gülümsüyorum.

Mistik bir adaya yolculuk!

Mistik bir adaya yolculuk!
(San Francesco del Deserto-3)
San Francesco del Deserto’nun 6 rahibiyle güzel akşam yemeğimizi yedikten sonra rahip Antonio ile birlikte manastırı gezmeye başladık. Rahiplerin bu meditasyon seanslarını düzenli yaptıkları belli oluyordu. Hepsi de ne yapması gerektiğini biliyor ve ona göre davranıyordu. Rahip Antonio yemekten hemen sonra doğrudan bizi aldı ve eski kiliselerin olduğu kısma götürdü. Burada bize eski kiliseleri gösterirken bir yandan da Aziz Francesco’nun hayatını anlattı. Aziz Francesco, mütevazi duruşu ve yoğun motivasyona ulaşıp Tanrı’ya daha yakın olma çabasıyla bizi gerçekten çok etkiledi. Onun bu çabası adanın her karış toprağında ve manastırın her köşesinde hissediliyordu.

Rahip Antonio ile adada gezinti
Adanın en eski kilisesinin tahmini 900 yıllarından kaldığını öğrenmek büyük sürpriz oldu benim için. Tavanların beklediğimden alçak olduğunu söylediğimde rahip Antonio bana yerde üzeri demir parmaklıkla örtülmüş zemini gösterdi. Eskiden zemin daha alçakmış; ama Venedik’te olan ünlü “acqua alta” yani suların yükselmesi burada daha sık meydana geldiği için zemini yarım metreden daha fazla olmak üzere yükseltmek zorunda kalmışlar. Manastırın duvarları krem beyaz ve oldukça sade bir mimariye sahip; ancak dikkatli bakınca minik ayrıntılar dikkatinizi çekiyor. Pencerenin alt duvarına doğru hafifçe eğilip baktığımda yere doğru bakan bir insan yüzü figürü dikkatimi çekti. Meğer duvarın o kısmı eski bir mezar taşıymış. Kilisede restorasyon yaparlarken sahip oldukları bütün malzemeleri de bu restorasyonda kullanmışlar.

Yaz mevsiminde adada yaşam koşulları
Yaz mevsiminde havaların sıcak olmasından dolayı eski kilise dedikleri 1200’lü yıllardan kalma kiliselerinde dualarını ediyorlarmış. Fakat bu kiliseyi ısıtmak problem olduğu için kış aylarında ibadetlerini yeni yapılan kiliselerinde yapıyorlarmış. Kışları oldukça soğuk geçen San Francesco adasının yazın en büyük problemi de sivri sineklermiş. Rahipler adada yaşayan 4 ayrı sivri sinek türünden bahsettiler. Manastırın bütün pencerelerinin sineklikli olmasının nedeni de böylelikle anlaşılmış oluyor. Muhtemelen bizim çıktığımız o ruhani yolculuk yaz aylarında pek de mümkün olmuyordur. Biliyorum ki Venedik’te yaşayıp da yazın bana nefes aldırmayan sivrisineklerden dolayı çok zor zamanlar geçiren biri olarak bu mevsimde San Francesco del Deserto meditasyon için aklımdaki son yer bile olmayacaktır.

Ritüeller
Manastırda yaptığımız kısa süreli gezimizi tamamladıktan sonra yeni kiliseye gidip uyumadan önce son kez ibadet etmek üzere eski kiliseden ayrıldık. İbadet ritüeli yine aynıydı. Kitaplarımızı aldık ve rahiplerin belirttiği sayfalardaki bölümleri okuduk. Yüksek sesli dualar bitince yine bir süre olduğumuz yerde oturup gözleri kapalı düşündük ve de içimizden dua ettik. Birkaç günlük bir etkinlik olduğu için bu dua fasılları bana oldukça ilginç ve mistik geliyor. Ancak bütün hayatımı muhtemelen bunun üzerine kurabilecek insanlardan biri değilim ben.

Arkadaşlar
Kilisede geçirdiğimiz yarım saatlik ibadetin ardından katılımcılarla birlikte rahiplerin bizim için düzenledikleri kantine gittik. Biraz da kendi başımıza kalıp gün içinde neler hissettiğimizi birbirimizle paylaşma ihtiyacı hissediyorduk. Dışarısı çok soğuktu ve adanın bahçelerinde aydınlatma sistemi olmadığı için ilk gün için o güzel bahçelerde yürüyüş yapma isteğimizi ertelemek zoruna kaldık. Onun yerine bizi uykuya hazırlaması için birer papatya çayı içmenin daha iyi fikir olacağına karar verdik. Kantinde kahve, çay, su, meyve suyu ve minik tatlılar vardı, ancak hiç birinin üzerinde fiyat etiketi yoktu. Fakat bağış yapmak isterseniz -ki bunun kararı tamamen size bırakılıyor- kahve için 60 sent bırakmanız yeterli oluyordu. Boş bir sepetin içerisine ne kadar bozukluğumuz varsa koyup gönül rahatlığıyla çaylarımızı içip tatlılarımızı yemeye ve sohbet etmeye başladık.

Paolo
Sohbet sırasında Paolo onu çepeçevre saran bütün gizemlerinden biraz olsun sıyrılıp yanıma geldi. “Burada bir Türk tarihçiyle karşılaşmak büyük sürpriz oldu benim için” dedi. Meğerse eski bir İzmirli Levanten aileden geliyormuş Paolo’nun kökeni. Büyük babaannesi Türkçe biliyormuş. Ailesi hakkında araştırma yapıyormuş ve seneye doktora yapmak üzere Paris’e gidecekmiş. O gün Paolo ile başlayan tarih sohbetimiz oldukça uzun sürdü. Dinden, mistik şeylerden, meditasyondan konuşmak yerine tamamen tarihten ve kendi çalıştığımız alanlardan bahsettik. Diğerleri için ise konuştuğumuz konular oldukça ilginçti. Nasıl yani, Venedik’te bir arşiv mi vardı? Adına “baylos” denilen biri Venedik’e mektuplar mı yazıyordu?, Neyden bahsediyorduk biz? Sohbet oldukça ilginçti ve bizzat kendi çalışmalarım üzerine olduğu için oldukça da keyifliydi; ama ben bu yoğun günün yorgunuydum ve ertesi gün 06.15’te uyanmam gerekiyordu. Müsaade isteyip katılımcıların yanından ayrıldım ve odama çekildim.

Gözlemlerim
İlk gün için beklediğimden çok daha fazla gözlem yapabilmiştim. Bir yandan da bana eşlik eden ev arkadaşım Gloria’yı gözlemliyordum. Gloria, 21 yaşın heyecanında çevresinde olup bitenleri dinliyor ve kendi içinde çözemediği, cevabını bulamadığı sorularına cevap arıyordu. 21 yaşın hakkını verdiği için, kendisi için doğru şeyler yaptığı için ve oldukça yüksek düzeydeki duyarlılığından dolayı onu daha fazla sevdim. Üstelik burası Gloria’nın sorularına cevap aradığı ilk yer değil. Daha önce Mozambik’e, Kenya’ya, Senegal’e ve Yeni Zelanda’ya da gitmiş. İşin ucunda macera olunca düşünmeden sırt çantasını hazırlayanlardan biri Gloria. Nasıl bir evrensellik yakalama çabasında olduğunu kullandığı renklerden bile anlayabiliyorsunuz. Evime taşınır taşınmaz odasına rengârenk perdeler astı. Giydiği kıyafetleri de rengârenkti. Sağlıklı ve doğal ürünler kullanıyor. Alışveriş yaptığı yerlere dikkat ediyor. Doğaya zarar vermeden, aksine ona katkıda bulunarak yaşamayı istiyor; Daha doğrusu bunu yaşam tarzı olarak benimsemek çabasında. Bütün bunların üzerine kendisiyle ilgili çözemediği bir problemi olduğunda çekinmek ya da saklamak yerine bunu paylaşma ve akıl alma cesaretinde de bulunuyor. Bütün bu özelliklerinden dolayı bu içsel yolculuğumda bana eşlik etmesinden dolayı oldukça mutluyum.

İlk gecem
Odama çekildiğim ilk an pencereye doğru gittim. Fakat adanın gece aydınlatması gerçekten çok zayıftı ve bir şey göremiyordum. Not defterime gün içinde olanları yazdıktan sonra telefonumu kontrol etmek istedim. Biliyorum evet “hani sen telefon kullanmayacaktın?” diyorsunuz; ama ben her türlü ihtimale karşı hazırlıklı olmayı seçen sağlamcılardanım. O nedenle beni bekleyen bir kötü sürpriz ya da bana ulaşmak isteyen biri olmuş mu diye telefonuma bir bakmayı ihmal etmem. Ama gelin görün ki bazen minik teknolojik kaçamaklar da meditasyona katkıda bulunabiliyormuş. Gülümsememe neden olan bir mesaj almışım. “İnzivaya çekilme kararına saygı duyuyor, o nedenle seni rahatsız etmiyorum; ancak yine de sana bir öpücük göndermeyi de ihmal etmiyorum.”

Günün sonunda
Bu güzel mesaj bir cevabı hak ediyordu. –“Çok teşekkür ederim. Şuan tamamen kendi dünyamdayım. Yavaş yavaş kendime doğru yaklaşıyorum. Fakat neden bilmiyorum. Seni de sık sık bu dünyanın içinde buluyorum. Ben de sana bir öpücük ve bir kucak gönderiyorum. İyi geceler.” Güzel bir günü tamamlayan, meditasyonun amacına ulaşmasına yardımcı olan bu minik iletişim ile her şeyin yolunda olduğunu anlayıp sakince uykuya çekiliyorum.

Uykuya dalış
Normalde başka bir yerde kaldığımda ilk gün uyumakta zorlanırım; ancak minicik ve sıcacık odamın içinde kendimi gayet güvende ve de iyi hissediyorum. Başımı yastığa koyar koymaz kendimi uykunun derinliklerine bırakıyorum. Rüyalar alemine gidiyorum hemen. Kendimi bembayaz bir ışığın içinde buluyorum. Yüksek sesle gülüyorum, koşuyorum. Çocuklar gibi mutluyum. Tanrım neredeyim ben diye soruyorum? “-Benim cennetimdesin” -diye cevap veriyor bana.

Meditasyon ve Dua


Meditasyon ve Dua                              
(San Francesco del Deserto-2)
Venedik lagününde bir meditasyon Adası, San Francesco del Deserto’nun eşsiz güzellikteki bahçeleri ve kiliseleri, manastırı, yemekhanesi, özel bahçeleri, rahiplerin konuklarını ağırladıkları kısımları, derslikleri ve mutfağı işte hepsi bu ve bundan sadece biraz daha ötesine sahip rahipler.

Adadayız
Adaya varır varmaz ilk iş odalarımıza yerleştik. Minicik kapıları olan tek kişilik odalar, che carina! Ne de şirin!. Rahipler bizden sadece çarşaflarımızı ve havlularımızı yanımızda getirmemizi istemişlerdi. Onun haricinde odada her şey vardı. Oda sıcacıktı; oysa benim aklımdan geçen yüksek duvarlar ve soğuk mekânlar, sonsuz yalnızlık ve büyüklüğün içinde kaybolmak gibi bir imajdı.

Hoş geldin!
Sıcacık ve tertemiz odamı çok sevdim. Komidinin üzerinde “la bibbia sacra” kutsal kitap duruyordu. Bu kitap işte 3 gün boyunca hep elimde olacaktı. Odama yerleştikten sonra katılımcılarla yapılacak olan ilk toplantıya katılmak üzere kitabımı elime alıp aşağıya indim. İlk tanışma anı rahip Felice için de sürpriz oldu. Venedik’ten bir Türk gelmiş bir anda onların dünyalarının içine girmişti. Yüzündeki tebessümü de koruyarak bana hoş geldin dedi. “Kimdim? Neden oradaydım? Venedik’te ne yapıyordum?” kısaca bahsettikten sonra bana bu deneyimi yaşama imkânı verdikleri için teşekkür edip diğerlerinin hikâyelerini dinledim. Tanışma faslından sonra rahip Felice bize Kutsal Kitap'ta üzerinde duracağımız konulara ve dikkat etmemiz gereken mesajlara değindi ve unutulmaz bir 3 gün geçirmemizi diledi.

Meditasyon
Meditasyondan anladığım daha başka bir şeydi. Biraz sakin kalmak, konuşmamak, sessizce düşünmek vs gibi; Oysa şimdi meditasyon için kiliseye gidecektik ve dua edecektik. Öncelikle orada bulunma nedenim onların ritüelleri eşliğinde meditasyon yapmaktı. Bu nedenle ne yaptıklarına dikkat ettim ve mümkün oldukça hepsini bir bir uyguladım. Kilisede 6 tane rahip vardı. Dua saatinde istisnasız herkesin kilisede olması gereğini göz önünde bulundurunca San Francesco del Deserto adasında bu 6 kişiden başka yaşayan olmadığını da anlamış oldum.

Dua etmek
Kilisenin girişinde bulunan kutsal kitaplardan ve ilahi kitaplarından almak gerekiyordu. Yarım saatten fazla bir süre bu iki kitaptan dualar okundu, ilahiler söylendi. Ardından sessiz bir şekilde dua etmemiz istendi. Gözlerimi kapattım ve bulunduğum ortamın büyüsüne kendimi bıraktım. Zihnimizi tamamen Tanrı’nın varlığıyla doldurmak gerekiyordu. Tanrı’yı çok yükseklerde sizden uzakta aramayın, o sizin içinizde, o sizin aranızda, siz ondan bir parçasınız. Bir yanlış yaptığınızda eğer bunun farkına varırsanız ve Tanrı’dan af dilerseniz, O kesinlikle sizi affedecektir. Bundan kati surette emin olabilirsiniz. Gözler kapalı kendimle baş başa kaldığım anlarda zihnimde daha çok sevdiğim insanların çehreleri vardı. Onlarla birlikteydim ve kocaman bir bahçe içindeydim. Zaman zaman bu resmin içinden çıkıyor ve sevdiklerimi uzaktan izliyordum. Bedenimi bir sıcaklık kaplıyor ve kendimi güvende hissediyordum. Tanrı aslında var ve bütün dinler onun varlığını kabul eder. Onun sıcaklığını hissetmek için sadece Ona inanmak, Onun varlığını kabul etmek yeterlidir.  O nedenle Onun evlerinden birinde olmak güvende hissetmemi sağladı. Biliyorum ki Budistlerin tapınaklarına da girsem, dervişlerle aşkın dansına da dursam hissedeceğim şey bundan daha farklı bir şey olmayacaktı.

Sessizlik
Sessiz kalmanın sonuçlarını düşündüm bir yandan da. Bedenimin sesini dinliyordum. Kalp atışlarımı hissediyordum. Bedenimdeki bütün noktalara zihnimde dokunuyordum. Kendime tamamen değdiğim zaman gözlerimi açıyor bu seferde gözümün alabildiği her noktaya gözlerimle değiyordum. Stres, sıkıntı, üzüntü, kaygı ne varsa benden o an bir deniz seviyesi kadar uzak bir mesafede bulunuyordu. Aklımdan hiç kötü bir şey geçmiyordu. İşte diyordum ilk yapılması gerekenleri belki de yaptım. Zihnim yeterince hazır, kendimle randevum var.

Kendime yolculuk
Belki de kendime doğru o çıkmak istediğim yolculuğum başlamıştı. İşte meditasyon tam anlamıyla buydu. Zihni boşaltmak, kaygılardan uzaklaşıp tamamen bambaşka bir dünyanın içine zihinsel yolculuğa çıkmak ve orada kendinle buluşmaktı. Sanırım günlük hayatın stresinden uzaklaşmak ve bedene biraz olsun nefes aldırmak için bu meditasyonu daha sık tekrarlamak gerekiyor. Belki bununla ilgili başka yöntemler de deneyebilirim. Bir dahaki sefere meditasyon için yoga da seçeneklerim arasında olabilir.

Yemekte
Dualar bitince hep birlikte yemek salonuna geçtik. Öncelikle hep birlikte yemek duası okundu. Rahiplerle ilk defa konuşma imkânını da burada bulmuş olduk. Yemek menüsü çok sağlıklı ve oldukça zengindi. Sebzelerini kendi bahçelerinde yetiştirdiklerini öğrenmek de beni daha mutlu etti. Anlaşılan bugün bedenime iyi muamele etmeye yemekte de devam edecektim. Masalarda su, kırmızı şarap, tuz vs hazır bulunuyor. Onun haricinde girişten servis, tabak, bardak almak gerekiyor. Ardından tabağınızı elinize alıp enfes yemeklerin bulunduğunu yere gidiyorsunuz. Bu enfes yemekleri kim yapıyor diye sordum. Burano adasından bir bayan pazartesi hariç her gün gelip yemeklerini yapıyormuş. Bazen de adayı ziyarete gelenler yanlarında yiyecek bir şeyler getiriyorlarmış. Aşçı bayanın adı Diana ve öğlen yemeklerini rahiplerle birlikte adada yiyormuş.

Rahipler
Rahipler oldukça esprili ve güler yüzlüydü. Asık suratlı ve az konuşan tiplerle karşılaşacağımı düşünüyordum belki de. Bunun üzerinde biraz düşünmem gerekiyordu belki de. Soğuk ve kocaman kilise, asık suratlı rahip zihnime şimdiye kadar okuduğum kitaplardan, izlediğim filmlerden gelip yerleşmişlerdi muhakkak. Bütün dinler birbirine benzer, onları esasında birbirinden ayıran belki de sıkı sıkıya bağlı oldukları ritüelleridir. Rahiplerle kırmızı şarap içmek oldukça normal bir şey olarak görülüyor; bunu elbette bir imamdan bekleyemezsiniz. Doğru ya da yanlış hangisi diye de bakmak anlamsız. Sadece bulunduğum ortamın gereği gibi davranmayı seçiyorum ve onların ritüellerini gerçekleştiriyorum.

İçinizden Türk olan hanginiz?
Yemek boyunca bir yandan da konuşuyoruz. “İçinizde Türk olan hanginiz?” diye soruyor biri. “Benim diyorum”, sessizce. Daha önce Türkiye’ye defalarca gittiğini söylüyor bana rahip ve Türkiye’deki bütün tarihi eser kiliselerin yerlerini saymaya başlıyor. Kapadokya ve Pamukkale’nin ne harika yerler olduğunu, Anadolu’nun başlı başına bir dua harikası olduğunu söylüyor. Sonra diğerleri de sohbete katılıyorlar. İçlerinden hemen hepsinin farklı zamanlarda Türkiye’de bulunduğunu öğrenmek beni mutlu ediyor. Peki, diyorum: “Siz daha önce hiç bir Türk ağırladınız mı? “Hayır” diyorlar. “Sanırım bizim için de bir ilki gerçekleştirdin” diye de ekliyorlar.
Farklı olanı, bünyemin alışık olmadığını algılarım hemen seçiyor. Sofranın ortasına kurulan herkesten daha büyük ve önemli olan elleri öpülmesi gereken biri göremiyorum. Muhtemelen en yaşlı olan rahip ile en genci yan yana oturuyor.

Rahipler çalışıyor biz oturuyoruz. İsa havarilerinin ayaklarını yıkamıştı!
Yemekten sonra o yaşlı rahip gelip kirli tabakları topladı. Rahiplerden biri masadaki su ve şarapları topladı. Bir diğerinin görevi sadece çatal, bıçak, kaşıkları almaktı. Bir diğeri kalan yemekleri mutfağa taşımakla görevliydi anlaşılan. Sona kalanlar ise masaları temizlemeye başlamışlardı. Bu mütevazı duruşu daha önce de fark etmiştim. Bu duruşun temelinde Hz. İsa’nın havarilerinin ayaklarını yıkaması olduğunu anlatmıştı bir tanıdığım. “İsa havarilerinin ayaklarını yıkarken küçülmedi, aslında hepsinin gözünde büyüdü” demişti. “Ben size hizmet etmek için buradayım ve ben sizin yardımcınızım.”

Tanrı'yı ziyarete gidiyorum!


Tanrı'yı ziyarete gidiyorum!              
(San Francesco del Deserto -1)
Ev arkadaşım Gloria Bayma ile daha önce hiç yapmadığımız bir şeyi yapmaya ve hiç ayak basmadığımız bir yere ayak basmaya gidiyoruz. Venedik lagünü içinde minicik bir ada bizi bekliyor.
San Francesco del Deserto
Venedik lagünü içinde yaklaşık 4 hektarlık bir alan üzerine kurulmuş bu ada Burano Adası ile Sant'Erasmo Adası arasında bulunuyor. Roma İmparatorluğu döneminden beri Hıristiyanlar arasında popüler olan yerlerden biri aslında San Francesco del Deserto. Adanın eski adı "Isola delle due vigne" yani "İki üzüm bağı adası"ymış. "Deserto" , çöl demek; ancak bu ada şimdi bir zamanlar olduğu gibi bir çöl değil, aksine minicik bir koru, kocaman bahçeler, sizi meditasyona çağıran bir sakinlik içinde. Dünya üzerinde kendinizle baş başa kalabileceğiniz alanlar gitgide azalıyor. O nedenle içinde bin bir gizemi barındıran bu minik noktalar, tıpkı San Francesco del Deserto gibi oldukça önemli hale geliyor.

San Francesco'nun Venedik'e gelişi
Francesco 1220 yılında 5. Haçlı seferine katılmış bir aziz. Seferde bulunma nedeni diğerlerinden farklı olarak Doğu ile barışı tesis etmek için. Francesco'nun bu seferde Mısır Sultanı ile dostluk ilişkileri dahi kurduğu bilinmekte; seferden dönüşünde ise Venedik'e gittiği. Ancak Aziz Francesco'nun İncil'i algılayışı diğerlerinden oldukça farklıdır ve kendine din kavgalarından uzakta kalacağı bir yer arar. Onun isteği tamamen izole olabileceği sessizlik içinde meditasyon ile Tanrıya ulaşabileceği bir mekandır. San Francesco aradığı huzuru Venedik lagünü içerisinde kimselerin yaşamadığı bu iki üzüm bağı adasında bulur. Bu nedenle ölümünün ardından 1233 yılında adaya adının verildiği söylenir. San Francesco adası 15 yüzyılda tamamen çölleşir ve yaşanmaz bir hale gelir. Adaya "Del deserto" yani çöl denmesinin nedeni de işte budur.

Yolculuk başlıyor!
30 Kasım 14.40'ta 12 numaralı vapur (vaporetto) Venedik'ten Fondamente Nove durağından kalkacak. İstikamet doğruca Burano Adası; çünkü orada bizi San Francesco del Deserto Adası'ndan bir rahip karşılayacak. Evden çıkışta şiddetli yağmura ve rüzgâra denk geldik. Sırt çantalarımız 3 gün için hazırlandı. Yükselen sulara karşı ayaklarımızda lastik çizmelerimiz var. Son olarak gökkuşağı renginde şemsiyelerimizi de aldık yanımıza. Aklımız hala neyle karşılaşacağını bilmeyecek kadar beş karış yukarıda, hayalimizde minik adanın dillere destan güzellikteki bahçelerinde ellerimizde şemsiyelerimizle fotoğraf çektirmek var. Fakat evden çıkar çıkmaz yürümemizi dahi zorlaştıran rüzgâr hayallerimizi de şemsiyemizle birlikte alıp götürdü. Fakat moralimizi hiçbir şey bozamaz. Bizi bekleyen eşsiz deneyime koşar adım ve heyecan içinde gidiyoruz.

Hıristiyan olmayan biri manastıra neden gider?
Gloria'nın heyecanı ile benim heyecanım biraz farklı aslında. Ben bir Türk olarak San Franceso Manastırına gireceğim, üstelik Hıristiyan bile değilim. Neyle karşılaşacağımı ve beni nasıl karşılayacaklarını, varlığımdan memnun olup olmayacaklarını bilmiyorum. Fakat içimdeki sesi dinliyorum ve daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yapacak olmanın mutluluğunu taşımak istiyorum.
Yola çıkmadan önce evde yapılması gerekenler:
Bilgisayar: 3 günlük süre boyunca yapılmaması gereken şeylerin başında teknolojik aletleri kullanmak geliyor. Günlük hayatı oldukça kolaylaştıran bu aletler meditasyon yapmak ve kendisiyle baş başa kalmak isteyenlerin önündeki en büyük engel oluyor. Bu nedenle bilgisayarımı evde bıraktım. Yakınlarımı bilgilendirip 3 günlüğüne telefonumu da kapattım. Yanıma kitap da almadım. 3 gün boyunca kutsal kitaptan başka kitaba dokunmaya vaktim olmayacak muhtemelen.

Yola çıktık!
Vapur bizi Burano adasına getirdi. 1 saatten fazla zamanımız vardı. Gloria da ben de yaz boyu rehberlik yaptığımız için daha önce defalarca Burano'ya geldik. O nedenle adaya ayak basar basmaz ilk iş olarak ikimizin de favorisi olan tatlıcıya gittik. Enfes tatlılardan hem kendimiz hem de ada sakinleri için aldık. Tatlıcı ile vedalaşıp buluşma yerine doğru yürümeye başladık. Sabah havanın kötü olması biraz bizi endişelendirmişti. Meditasyon etkinliğimizin iptal olmasından korkmuştuk. Manastıra telefon açtık ve bizi almaya gelip gelmeyeceklerini sorduk tekrar. Telefonda konuştuğumuz kişiler ses tonlarından anladığımız kadarıyla oldukça sempatiklerdi. Başka bir endişemiz ise bizden başka katılımcının olup olmayacağıydı. Kısacası hiç bilmediğiniz bir yere giderken yaşayabileceğiniz endişelerin hepsini biz de yaşadık. Ancak rahipler bize her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu ve bizi almaya geleceklerini ve başka katılımcıların da olduğunu söylediler.
Bekleme alanında 2 bayan vardı. Sayımız dörde çıktı diye sevinirken 2 kişinin de sırtlarında çantalarıyla bize doğru yürüdüklerini gördük. Bizimle birlikte bekleyen oldukça gizemli görünen ve ilk başta yanımıza gelmek yerine uzakta durmayı tercih eden biri daha vardı. Daha ilk buluşma anında oldukça farklı insanlarla karşılaşacağımın ilk sinyalini de vermiş oldu bu gizemli kişi.

Diğerleri
Bulunduğumuz noktadan San Francesco del Deserto Adası rahatlıkla görünüyordu. Bu adaya normal olarak vapur seferleri yapılmıyor. Özel botlarla gidebiliyorsunuz ya da onlar yani ada sakinleri gelip sizi Burano'dan alıyorlar tıpkı bizi aldıkları gibi. Mavi küçük bir teknenin bizi almak üzere adadan yola çıktığını gördük. Toplamda 7 katılımcının olduğu 3 günlük yoğun dualarla meditasyon yolculuğuna çıkacağımız tekneydi bu görünen. Bizi almaya mavi gözlü, uzun kıvırcık saçlı, topluca bir rahip geldi. Oldukça sevimli bir yüzü vardı. Geldiği ilk andan itibaren eşsiz gülümsemesiyle bizi çok bekletip bekletmediğini sordu. Bay gizemli ile daha önce tanıştıkları belli oluyordu bu arada. Çünkü bay gizemli ne yapacağını bilir şekilde hepimizden önce tekneye doğru ilerledi ve teknenin iplerini park etmesi gereken alana bağladı ve ardından da hepimize tekneye binmemizde yardımcı oldu, hatta valizlerimizi dahi tekneye o yerleştirdi. Gloria ve bende olan o safça gülümseme halinin diğer katılımcılarda da olduğunu görmek beni daha fazla gülümsetti. İlk tanışmalar teknede oldu. Katılımcıların hepsi İtalyandı. Bay gizemlinin adı Paolo, kızlar Alice ve Liz, erkekler Denis ve Emanuele, bir de ben ve Gloria. Benim için oldukça heyecan verici bir deneyim başlıyordu. Ancak anladığım kadarıyla diğer katılımcılara da benimle bu deneyimi yaşamak oldukça ilginç geliyordu.

Adaya doğru!
Akşamın pusu eşliğinde adaya doğru yola çıktık. Minik tekne bir sağa doğru bir sola doğru sallanıyor, sallandıkça da içim ürperiyordu. Her maceranın ne de olsa ürpertici de bir tarafı olur. Bu yolculukta beni neler bekliyor bilemiyorum. O son anın kararsızlığındayım. Doğru bir şey mi yapıyorum? Yoksa geri mi dönmeliyim? Beni indirin mi demeliyim? Hayır, ben yolculuğuma devam etmek istiyorum.

İsviçre’de Zürih'teyiz!


İsviçre’de Zürih'teyiz!
              
12-15 Eylül tarihleri arasında Zürih’te önemli bir Konferans vardı. Bu nedenle İtalyan Prof. Maria Pia Pedani ile aynı zamanda İsviçre’de Zürih Kantonu’nun da başkenti olan Zürih’e gittik. Milano’da Zürih’e bizi götürecek tren ile yolculuğumuz yaklaşık 4 saat sürdü. Bu arada dil öğrenmenin bir altın kuralını da hocayla bu yolculukta keşfettim: Bulmaca çözmek. Bulmaca çözmek gerçekten de tam bir beyin jimnastiği ve dil öğrenmeye çok katkısı olan bir uğraş. Hocam sağ olsun bana yol boyunca bulmaca çözdürüp alıştırma yapmamı sağladı.

Trenimiz yoluna devam ederken sürekli yükseldik, yükseldikçe sanki sonsuz bir yeşilin içine dalıyorduk. Bir yandan yağmur yağdı, sanki bir anda iklim değişti ve hava soğudu. Tren yolculuğu boyunca önce önü açık ayakkabılarımı çıkartıp kalın çoraplar ve kapalı ayakkabılarımı giymek zorunda kaldım. Ardından kısa kolluların üzerine uzun kollular ve hatta yünden bir şala da sıkı sıkı sarınmak zorunda kaldım.

İsviçre’nin Almanca konuşulan kantonuna gidiyoruz. Almanca konuşulan bir bölgede Almanca bilmemek önümde yaşanacak yeni bir deneyim daha var. Trenden iner inmez bir taksiyle hemen otelimize gittik. Akşam olmak üzereydi ve çok yorgunduk. Biz otelden içeri girer girmez müthiş bir yağmur yağmaya başladı. Şehir adeta bize hoş geldin diyordu. Konferansın diğer tüm katılımcıları da otelde olacaktı. Çalışmalarını yakından takip ettiğim önemli tarihçileri yakından tanıyacak olmanın memnuniyeti içerisindeydim. İlk tanıştığım daha otelden içeri girer girmez bütün sempatisiyle bizi selamlayan Salvatore Bono oldu. Akdeniz’in korsanları hakkında önemli çalışmaları bulunan Bono ile tanıştığıma çok mutlu oldum açıkçası. Konferans sırasında ve bütün akşam yemeklerinde de hep bir araya gelip uzunca sohbet etme imkânı buldum kendisiyle.

İlk tanışmanın ardından eşyalarımızı bırakmak ve kısa bir süre sonra restorantta buluşmak üzere odalarımıza çekildik. Soğuk hava ve yorgunluğu en iyi alacak şey sıcak bir çorba diye düşünüp birer domates çorbası söyledik. Çorba aşırı sıcaktı ve peynir yerine içine yoğurt konulmuştu. Maria Pia için çorbanın ısısı oldukça yüksekti. O nedenle çorbasına buz taneleri eklemeyi tercih etti. İtalyanların genel olarak çok yüksek ısıda yemek yemediklerini daha önceki deneyimlerimden fark etmiştim. Ancak ben bu çorbayı önceki alışkanlıklarıma uyarak sıcacık bir şekilde yemeyi tercih ettim.

Sıcak çorbanın ardından günü güzel bir uyku ile noktalayıp ertesi günkü konferans yoğunluğuna hazırlanmak üzere odalarımıza çekildik yeniden. Odama geçer geçmez perdeleri açtım ve şiddetli yağmur etkisindeki cadde ışıklarına daldım. Bambaşka bir ülkede hiç tanımadığım bir şehirdeyim. Bu duyguyu kesinlikle çok seviyorum. İki sene önce aynı hissi Viyana’da yaşamıştım ve tabi 3 yıl önce de Venedik’te. Bakalım dünyanın başka hangi şehirleri bana bu duyguları yaşatacak.

Gece boyu şiddetle devam eden yağmurun ritmiyle derin uykuya daldım ve ertesi güne zinde uyandım. Konferans Zürih Üniversitesi’nde olacaktı. O nedenle kahvaltı sonrası hemen üniversiteye doğru hareket ettik. Şehrin her noktasından geçen tramvaylardan birine bindik.

“Transcultural Perspectives on Late Medieval and Eary Modern Slavery in the Mediterranean” “Akdeniz'de Ortaçağ Geç ve Erken Modern Çağlarda Kölelik üzerine Transkültürel Perspektifler” başlığı altında yapılan kongre için sunum yapacak olanlar Jeffrey Fynn-Paul, Stevan A. Epstein, William G. Clarence-Smith, Hayri Gökşin Özkoray, Metin Kunt, Wolfgang Kaiser, Andrea Pelizza, Stefan Hanß, Robert C. Davis, Suraiya Faroqhi, Claudia Ulbrich, Neven Budak, Sally McKee, Eric R. Dursteler, Maria Pia Pedani, Juliane Schiel, Debra Blumenthal, Michale Toch, Mathieu Arnoux, Salvatore Bono, James Amelang, Seven Trakulhun, Ludolf Kuchenbuch, Nicolas Vatin’di. Dünyanın birçok ülkesinden gelen tarihçiler sunumlarını İngilizce, Fransızca, Almanca ve İtalyanca olmak üzere dört dilde yaptılar. İngilizcenin iletişim için ortak dil olduğu kongrede sunum için araştırmacıların genellikle anadillerini seçmelerinde ülke politikalarının etkili olduğu konuşuluyordu. Bilhassa Fransızlar bu konuda oldukça hassaslardı. Sunumlarını Fransızca yaptıktan sonra sorular kısmını genel olarak İngilizce hatta bazen İtalyanca ve Almanca olarak da cevapladılar. Böylece yabancı dilmek gerekliliğine bir kez daha inanmış oldum.

Konferanstan kendimce notlarımı aldıktan sonra Fransızca ve Almanca sunumları dinlemek yerine biraz da şehir turu yapmayı tercih ettim. Akşam yemeklerinde konferans ekibiyle yine bir araya geldik. Şehir turumun nasıl geçtiğini sordular. Bazılarıyla aynı masaya oturmuş olmanın verdiği yakınlıkla daha uzun konuşma fırsatımız oldu. Metin Kunt ve Suraiya Faroqhi de bunlar arasındaydı. Metin Hoca ile tanışmayı çok istiyordum. Çalışmalarını yakından takip ettiğiniz biri ile tanışmak ve hatta sohbet edebilme imkânı bulabilmek ve hatta fikir danışabilmek gerçekten de büyük bir şans. Uzun yıllarını Türkiye’de geçirmiş olan Faroqhi hoca ile de bir akşam yürüyüşü yaptık ve hoca bana Türkiye anılarını anlattı uzun uzun. Çok genç yaşta bambaşka bir ülkeye yerleşmek ve o ülkeye âşık olmak ve o ülkenin bir parçası olmak, eski İstanbul Türkçesi ile konuşmak ve Türk insanını çok iyi tanımak… Kendisine hayran kaldım açıkçası iyi ki tanıştık.

Otelden çıkarken resepsiyondan bir şehir haritası istemiştim. Haritaya göre kendime bir yön belirledim ve haritada kırmızı ile belirtilen şehrin önemli yerlerini gezmeye, bir yandan da Davide duymasın ama yalnız başıma da hiç bilmediğim bir yeri keşfetmek güzelmiş diye düşünüyordum. Derken telefonum çaldı ve rehberim bana tek kişilik maceramın nasıl geçtiğini sordu. Şehir izlenimlerim ve elbette kendisi için bir İsviçre çikolatası alıp almadığım en çok merak ettiği konuydu. Ah bu İtalyanların tatlı düşkünlüğü yok mu?

Zürih Sehl Nehri üzerine kurulmuş bir şehir. 1.100.000’u bulan bir nüfusa sahip. Şehri gezmek oldukça kolay, bir ucundan diğerine ulaşıp nehir üzerinde yer alan altı köprü üzerinden geçince aslında bütün şehri baştan aşağı geçmiş oluyorsunuz. Bunun haricinde yapılması gereken şey gezilmesi görülmesi gereken yerlere ulaşmak kalıyor.

Zürih mimarisi İtalya’dan yola çıkan biri için oldukça sade ve grice diyebilirim. Bana şehir de açıkçası gri ve yeşilin karışımı gibi geldi. Üstüne üstlük bir de Almanca konuşuluyor. Fakat çok düzenli ve sakince kendi kurallarını koyan ve bunu tam anlamıyla uygulayanların ülkesinden bir parça olduğunu adeta haykırıyor. Belli başlı yapıları oldukça önemli ve görmeye değer buldum. Kiliselerini gezdim ve İtalya’nın kiliselerinden oldukça farklı bir düzen buldum. İsviçreliler dini biraz daha sosyal hayatlarına katmış gibiler. Kiliselerden birinde deri koltuklar gördüm gelenler otursun aynı zamanda sohbet edebilsinler diye. Çocuklar için masa, sandalye, defterler, renkli kalemler ayrıca bir de kütüphane gördüm. Başka bir kilisede ise dans ve müzik dersleri alan çocuklar gördüm. Ana meydanda bulunan Grossmunster Kilisesi ve Fraumunster şehrin önemli tarihi mekânları olarak dikkat çekici gerçekten de. Fraumünster'in 1970'de Chagall tarafından renklendirilen camları da oldukça dikkat çekici ve güzeller.

Bu arada Zürih adının kökeni de Keltlerden gelme bir kelime olan Turus’tur 2. yüzyıldaki Roma işgalinde ise şehir Turicum diye adlandırılmış. İsviçre Almancası’nda ise Züri (tsüri) diye telaffuz ediliyor.

Bütün bunlardan geriye bana ne kaldı peki? Şehri geride bırakıp evime Venedik’e doğru yola çıktığımda sıcak lezzetleri, ferah sokakları, soğuk panoramasını tatlandıran enfes çikolataları ve lezzetli peynirlerinin damakta bıraktığı tat; Soğuk mimariyi renklendiren pahalı vitrinler, serin bir ırmak ve iki yakayı birbirine bağlayan köprüler…

Ravenna ve hala varlığını sürdüren Bizans Mozaikleri


Ravenna seyahati              
Geçenlerde Prof. Maria Pia Pedani, Ravenna ve Zürih’te iki ayrı kongreye katılacağını ve ona eşlik etmek isteyip istemediğimi sordu. Bir haftalık bu seyahat teklifini memnuniyetle kabul ettim. Böylece 9-15 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek bu iki kongre için sevgili ada Venedik ile vedalaşıp öğlen 13.32 treniyle Bologna aktarmalı olarak Ravenna’ya doğru yola çıktık.  Başka şehirlerin büyülü dünyasına dalmayı çok seviyorum, hele de ilk defa görecektim; ama Venedik’i geride bırakmış olmanın hüznü de üzerimden eksik olmuyor.
Prof. Pedani ile tren yolculuğu oldukça verimli geçti. Son günlerde ikimizde oldukça yoğun günler geçirdik ve bu nedenle birlikte yürüttüğümüz işlerin akıbetini konuşamamıştık. Prof. Pedani yıllarını Venedik arşivinde Osmanlı ve İstanbul belgelerine adamış önemli bir Venedikli tarihçi. Üç yıldır Venedik’te kendisiyle çalışıyorum. Engin bilgisi ile bana gerçek bir öğretmen oldu. Sık görüştüğümüz için hocadan Osmanlı tarihinin bilinmeyenleri ile ilgili çok önemli bilgiler edindim. Venedik arşivini ve İtalyanca belgeleri de sayesinde tanıdım.
Tren yolculuğumuz saatler süren bir sohbet eşliğinde oldukça keyifli geçti. Teodora’nın ve Dante’nin şehri Ravenna’ya böylece varmış olduk. Trenden iner inmez otelimiz “Palazzo Galletti Abbiosi”ye geçtik. Odalarımıza yerleştikten sonra hocamı dinlenmek üzere otelde bırakıp kısa bir şehir turu atmak üzere yola koyuldum. Bu seferki şehir turumda bana rehberlik edecek Davide olmadığı için otel resepsiyonundan şehir haritası ve şehirle ilgili bilgi aldım. Resepsiyonist Venedik’te yaşadığımı duyunca “Ne kadar şanslısınız! Size çok imrendim dedi.” Venedik’te yaşamama imrenen Türklere alışıktım da İtalyanların imrenmesine alışık değildim. Gülümseyip teşekkür edip haritamla birlikte otelden çıktım. İtalyan şehirlerinde elinize harita alıp bütün şehri bir günde gezebileceğinizi biliyor muydunuz? Antik şehirler genellikle bütün yapılarıyla sizi bir merkez etrafında bir arada karşılar. O nedenle bütün önemli tarihi yapılara elinizde harita yürüme mesafesinde ulaşırsınız. Açıkçası Türkiye’de böyle bir alışkanlık edinmemiştim. Zira bizim şehirlerimiz genellikle dağınık ve birbirine uzak mesafeli yerleşim yerlerinden meydana geldiği için bir yerden bir yere giderken hangi vasıtaya bineceğimi bilmem yeterli olurdu. İtalya bana bu anlamda da bir okul oldu.
Buraya gelmeden önce Ravenna hakkında Davide’den kısa bir bilgi almıştım. Hatta bana mutlaka görmem gereken yerleri de tek tek yazmış ve şehrin tarihinden bahsetmişti. Sokağa adımımı atar atmaz ilk dikkatimi çeken şehirde yaşlısı genci kadını erkeği herkesin bisiklet sürüyor olmasıydı. Açıkçası oldukça imrendim önümden geçen bisikletlilere. Ben bisiklet kullanma alışkanlığı hiç edinemedim. Zaten Venedik’te de bisiklet sürecek bir alan da olmadığı için İtalya’da da bu alışkanlığı edinmeme imkân olmadı.
Restoran ve kafelerin önünden geçerken fiyat listeleri dikkatimi çekti. Venedik tam bir turist şehri olduğu için restoran, bar, kafe gibi yerlerde fiyatlar genellikle ekonomik değildir. Oysa Ravenna’da gayet makul fiyatlarla karşılaştım. Açık meyve-sebze pazarlarından geçtim. Venedik’te göremediğim sebzeleri gördüm. Adada yaşamanın böyle dezavantajları oluyor. Aradığınız her şeyi bulamıyorsunuz.
Ravenna’da da meydanlar dikkatimi çekti hemen. İtalyanların mimari anlayışlarını gerçekten çok beğeniyorum. Yollar genellikle trafikten arınmış meydanlara açılıyor. Meydanlar sosyalleşmek için birebir gerçekten de. Çocuklar özgürce oynuyor. Müzisyenler meydana gelenlere keyifli anlar yaşatıyor. Restoranlar ve barlar meydana karşı keyifli vakit geçirmeniz için sizi davet ediyor. Benim ülkemde de bu meydanların örnek alınmasını ve insanlara sosyalleşmeleri için ortam yaratılmasını diliyorum.
Şehir turumun ilk gününde beni oldukça heyecanlandıran bir yer olan Dante’nin mezarını ziyarete gittim. Üstadın daha önce izlerini Verona’da görmüştüm. Şimdi ise Ravenna’da son yolculuğuna çıktığı şehirde mezarı başındayım. Dante öyle tek başına mezarında sonsuz uykusundayken onun gözlerinde bu şehri görmeye çalışıyorum. Mezardan bahsetmişken Ravenna’da bulunma nedenimiz de aslında benzer bir temayla ilgili: Antropoloji, Kutsal kitaplardaki ölüm ritüelleri anlayışları, Bilhassa Yahudilik odaklı olmak üzere (Antropologia, concezioni e rituali della morte nelle religioni del libro. Focus sull’ebraismo) Konferansın genelinde alanım olmayan Yahudilik üzerinde durulduğu için Maria Pia’nın İslam’da ve Şamanlarda ölüm ritüelleri sunumunu dinlemeyi ve sonra şehri keşfetmeyi tercih ettim. Bu arada Maria Pia kendi araştırma ekibinde bulunan öğrencilerinden birinin etimolojik keşfi üzerinde de durdu. Vampir kelimesinin orijininin Türkçe olduğu ve Türklerdeki şaman inanışlar üzerinde duran hocanın sunumu gerçekten çok ilginçti.
Konferans katılımcıları ile akşam yemeğinde tekrar bir araya geldik. Şehirde nereleri gezdiğimi sordular ve ertesi gün için bana çeşitli tavsiyelerde bulundular. Bazı araştırmacılar ile yemek masasında bir araya geldik ve uzun uzun Türkiye’den konuştuk. Genel olarak herkesin üzerinde durduğu konular yine sohbetin çerçevesini oluşturdu. Ekonomik anlamda rahat bir Türkiye profili gördüklerini; ama terörün ülke için ciddi bir problem teşkil ettiğine değindiler. Konu buraya gelince evet maalesef böyle bir problemimiz demek gerçekten çok acı; ama söylenilecek de başka bir şey yok. Araştırmacılardan bazıları Türkiye konusunda çok cahil olduklarını ve onlara Türkiye’den bahsetmemi istediler. Ülkeni sen nasıl tanımlıyorsun iyisiyle kötüsüyle? diye sordular.
İnsanın kendinden bir parçadan ya da bir bütünün parçası olup da bütün hakkında konuşması oldukça güç bir iştir. Türkiye denilince dedim aklınıza Ravenna’nın mozaikleri gelebilir. Rengârenk ve çok parçalı; ama her parçası birbirini bütünleyen bir yarımada, ne doğusu batısından ne batısı doğusundan ayrı düşünülemeyecek kadar birbirine bağlı bir bütündür Anadolu. Binyılların kültürü ve dinler bütünüdür Anadolu ve Yüzyılların Osmanlısı, ama aslında Modern Türkiye’nin toprağıdır Anadolu ve aslında Anatolia’dır o kadar antik o kadar efsanevidir. Mozaiğin her bir taşı bir bütünün parçasıdır ve eksikliği halinde bizim gözümüzde bütün asla tamamlanmış sayılmaz. O nedenle bin milletli bu topraklar bir bütün kalabilsin diye Mustafa Kemal Atatürk “Ne mutlu Türküm diyene!” demiştir. Bu bakış açısıdır tek karış toprağı kimseye vermek istememek ve bütünü bozmamak. Bu nedenle bizim için vatan toprağı kutsaldır ve bu uğurda can vermek şeref addedilir. İtalyan araştırmacılar bu bakış açısının aslında ne kadar doğru ve gururlanılacak bir şey olduğunu ne yazık ki İtalya’da böyle bir milli birlik duygusunun hiç var olmadığını şehirciliğin her zaman vatan olmanın önüne geçtiğini söylediler.
Sohbet Türkiye’nin ve İtalya’nın sorunları, ilişkileri, tarihsel gelişimleri vs şeklinde ilerledi. Oldukça keyifli bir akşamdı.
Ravenna şehrini gezdiğinizde birçok mimari yapının eşsiz mozaiklerle süslü olduğunu görürsünüz. Bizans egemenliği döneminden etkilenmiş olan şehirde Ayasofya’daki mozaik süslemelerin de benzerlerini görmek mümkün. Şehirde ayrıca çok sayıda mozaik atölyesi ve kursu var. Bunlardan birkaçına girip bilgi aldım ve kursiyerleri çalışırken izleme şansı buldum. Gerçekten çok eğlenceli bir işmiş meğerse mozaik.  
Ravenna’dan geriye benden kalanlar: Bizans etkileri, UNESCO mirası temiz ve şirin bir Ortaçağ şehri, Dante ve Mozaikler… Şehirle vedalaşma vakti geldi. Bizi zorlu bir yolculuk bekliyor. Sıradaki şehir Zürih dört ayrı tren ve tabi ülke değiştireceğiz. Bakalım Zürih’te neler olacak…

Milano'ya gidecekler bu yazı sizin için!

Milano'yu Tanıyalım!

İtalya'nın en kuzeyinde Lombardia Bölgesi'nin başkenti kabul edilen Milano'yu tanıyalım. Milano'nun bağlı olduğu Lombardia bölgesi İtalya'nın kuzeyinde Alplerin kucağında, İsviçre sınırında bulunmaktadır. Lombardia'yı İsviçre'den Po Irmağı, Como Gölü ve il lago Maggiore (Büyük Göl) ayırır. Lombardia zengin kuzey şehirlerinin bulunduğu bölgedir. Bu zenginliği etrafınıza şöyle bir göz gezdirerek hemen fark edersiniz. Çevrenizde zengin kiliseler ve saraylar bulursunuz. Zengin ailelerin huzurla yaşamlarını sürdürdükleri evleri vardır ve bu evler gösterişli bahçelerle çevrilmiştir. Zengin şehirlerin sokakları temizdir. Bisikletliler ve motorlu taşıt kullananların sıkılıkla yanınızdan geçtiğini görürsünüz. Yaya olarak karşıdan karşıya geçişlerde araç kullananların size ne kadar da saygılı olduğunu fark edersiniz.
Başkent Roma'dan sonra nüfus yoğunluğu en fazla İtalyan şehri olan Milano (1.300.000 civarı), birçok bakımdan sadece İtalyanlar için değil neredeyse tüm Avrupa için bir metropoliten olma özelliği göstermektedir.
Biliriz ki Milano deyince akla hemen moda gelir. Milano'da göz alıcı vitrinlerin önünden geçerken büyülenmemek olanaksızdır. Milano sokakları bu nedenle vitrinden çıkmışlar gibi giyinen ve modacıların dikkatini çekmek isteyenlerle doludur.
Şehrin öncü olduğu bir dalda otomotiv sektörüdür. Milano aynı zamanda bir fuar şehir özelliğini de korumaktadır. Otomitivden, teknolojiye, beyaz eşyadan mobilyaya kadar bir çok alanda dünyanın sayılı fuarları bu şehirde düzenlenir. Bu nedenle şehre hemen hemen her Avrupa şehrinden doğrudan tren ve uçak seferleri vardır. Milano bir çok şehirlerarası seyahatler için de önemli bir geçiş noktasıdır.
Milano şehri İtalya için oldukça önemli bir finans merkezidir. Şehir her bakımdan İtalya ekonomisini ayakta tutmaktadır. Bir nevi İtalya ekonomisinin kalbinin attığı yerdir Milano. Şehrin kalbi ise tam da merkez noktada olan kilisesi yani Duomo'dur.
Duomo di Milano
Dünyanın en büyük gotik kiliselerinden biri olan Duomo Alplerden bile görülecek kadar yüksekliğe sahiptir. (157 metre yüksekliği sahiptir.) 92 metreyi bunla genişliği de Duomo'nun gösterişine gösteriş katmaktadır. 14. Yüzylda prens Gian Galeazzo Visconti tarafından inşasına başlanan Duomo'nun inşası bu tarihten 500 yıl sonra bitirilebilmiştir. Duomo'nun etkisi elbette dış görüntüsü ile sınırlı değildir. Esas büyü içeride insanı etkisi altına almaktadır. Vetray süslemeleri ve resim sanatını İncil'de ve Eski Ahid'de yer alan hikayeleri anlatmada kullanmaları uzun yüzyıllar boyunca kilisenin dini insanlara anlatmada kullandığı çok önemli bir teknik olmuştur. Ünlü Alman Ressam Albert Dürer annesinin ağzından bir Hıristiyanın dinini okuma yazma bilmeden kilisede gördüğü resimlerden öğrendiğini belirtir. Vitray üzerinde güneş ışığının da etkisiyle ruhani bir havaya bürünen resimler elbette ibadet etmek üzere kiliseye gelenleri daha fazla etkisi altına alıyordu. Duomo'nun ihtişamına ihtişam katan diğer bütün güzelliklerini sizlerin hayal gücüne bırakıp şehri turlamaya çıkıyorum.
Duomo Meydanı
Duomo'dan çıkışta kendinizi kocaman bir meydanda buluyorsunuz. Bu meydanın adı Palazzo del Duomo, meydanın ortasında Kral Victor Emanuel II'yi Martino Savaşı'nda tasvir eden bir heykel bulunmakta, sırtınızı Duomo'ya verdiğinizde sağ tarafta dünyanın ilk kapalı modern alışveriş merkezi sayılan Galleria Vittorio Emanuele II bulunmaktadır. 1865 yılında Mimar Giuseppe Mengoni tarafından bir Milano salonu gibi inşa edilen galeri bu mimarın son eseri olma özelliğini taşımaktadır. Ne yazık ki Mimar Mengoni galerinin yapım aşamasında kurulan iskeleden düşerek hayatını kaybetmiş. Galeriden içeri girenlerin gözleri şaşalı vitrinlerin hemen ardından yerdeki boğa figürünü aramaktadır. Zira bu figürün etrafında dönenlere şans getirdiğine inanılmaktadır. Milano'ya yaptığım her ziyarette ben de bu figür etrafında dönerek kendimi şansa boğmaktayım.
Galeriyi geçip de Piazza della Scala'ya vardığınızda sizi öncelikle Leonardo da Vinci heykeli karşılar. Kültür ve sanatın dünyadaki merkez noktalarından biri olan İtalya'nın eşsiz sanatçıları ülkenin her yerinde karşınıza çıkabilir. Leonardo da Vinci Milano için oldukça önemli bir isimdir. Zira sanatçının o meşhur "L'ultima Cena"-"Son Akşam Yemeği" eseri şehirde bulunan Santa Maria della Grazie Kilisesi'nin duvarında onu bekleyen hazin sonu beklemektedir. Leonardo bu eşsiz eserini yaparken bilim adamı yönünü de kullanıp çeşitli deneylerini resmi üzerinde uygulamıştır. Kullandığı boyaların kısa bir süre içinde kurumasını sağlayan yumurta akını boyalarına katan Leonardo, yumurta akının bu eseri günden güne çürüteceğini hesap edememiştir. Bugün "Son Akşam Yemeği" günden güne çürümekte; ama yine de bitmek bilmeyen ziyaretçilerini randevu ile kabul etmeye devam etmekte.
Leonardo'nun heykeli etrafında dolaştıktan sonra Teatro alla Scala'ya geçilmektedir. 1778 yılında yapılmış olan bu yapı dünyanın en itibarlı eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Sforzesco Kalesi
Teatro alla Scala'nın ardından gidilecek nokta Dante Caddesi'nin sonunda yer alan Sforzesco Kalesi'dir. 15. Yüzyılda Visconti ailesi tarafından inşa edilen bu kale birbirinden güzel avluları ile ziyaretçilerini büyülemektedir. Sforzesco ailesinin kendilerine saray olarak inşa ettikleri, ancak bir kale görünümünde yapılmış bu saray oldukça sağlam restorasyonlardan geçip günümüze neredeyse yeni gibi kalmayı başarmıştır. Şehrin gürültüsünden sizi çekip alan iç avlular ve genişçe bahçeler Milanolulara şehrin karmaşasını unutturmaktadır.

 
Milano'ya gelenler şu yerleri ziyaret etmeliler:
Castello Sforzesco
Duomo
Galleria Vittorio Emanuele II
Museo Poldi-Pezzoli
Palazzo Reale
Pinacoteca Ambrosiana (Pinacoteca resim galerisi demektir.)
Pinacoteca di Brera
Sant'Ambrogio
San Satiro
Teatro alla Scala
Via Monte Napoleone
Milano denilince elbette akıllara bir de futbol gelir. Milan ve İnter Milan derbisi için söylenilenleri ise üzerine bir şey katmadan sizlere aktarıyorum. Zira futbol çok da ilgi ve bilgi alanıma girmiyor. "Hem İtalya'nın en büyük kulüplerinden olmaları, hem Avrupa'da iki kulübün de büyük başarılara imza atmış olmaları, hem de müthiş tribün atmosferleri nedeniyle İtalya'nın ve dünyanın en önemli derbilerinden biridir. Roma derbisi kadar nefret dolu değildir... Çünkü Inter ve Milan arasında Roma ve Lazio arasındaki gibi bir kutuplaşma yoktur. Bu kulüpler arasında zirveye oynamanın verdiği hırs ve önde olma yarışı vardır"... Hürriyet yazarı Yılmaz Özdil de bir yazısında bu rekabete değinmiş: ".Rekabet, İtalya'da Milano şehrinin iki kulübünde, İnter'le Milan arasında da yaşanıyor. İnternazionale tribünlerini sıradan vatandaşlar doldururken, Milan localarında dük'ler, baron'lar filan oturuyor. "Ayol şu cahil İnterliler İngilizce bile bilmiyor şekerim" ayaklarına yattıkları için, kulüplerinin ismini, İtalyanca Milano yerine, kurulduğu şekliyle, İngilizce Milan olarak kullanıyorlar.)

 
http://www.sporbul.com/spor/y/17041/dunyanin-en-buyuk-derbileri-foto-galeri.html
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/20555783.asp

İtalya'da Yaşamak

Yurtdışı deneyimleri İtalya’nın birçok şehrinde sıklıkla misafirlerimi gezdiriyorum. Büyük bir hevesle geliyorlar ve İtalya’da bulunma...