29 Şubat 2016 Pazartesi

Nurbanu Sultan Venedikli miydi?


Nurban Sultan'ın cenazesini anlatan minyatür
 Pargalı İbrahim Paşa’dan sonra, nereden geldiği ve gerçekte kim olduğu tartışılan kişilerden biri de Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Sultan Selim’in gözdesi ve Sultan III. Murad’ın vâlidesi Nur Banu Sultan’dır. Uzun yıllar boyunca Nur Banu Sultan’ın Venedikli asil bir aileden Osmanlı sarayına getirildiği hikayesi bir çok kaynakta tekrarlanıp durmuştur. Fakat bununla ilgili olarak son yıllarda yeni iddialar öne sürülmüş ve aslında Nur Banu Sultan’ın Venedikli asil bir aileye mensup olmadığı ortaya çıkarılmıştır[1].

Nurbanu Sultan'ın Venedikli olması
İşin aslı Nur Banu Sultan’ın Venedikli olduğu bilgisi sonradan ortaya atılan bir iddia da değildir. Bizzat döneminde, Nur Banu Sultan hayatta iken, onun Venedikli olduğu iddia edilmiştir. Görünen o ki Nur Banu Sultan da bu iddianın doğru olmadığı ile ilgili herhangi bir tavır sergilememiştir. İşin daha da ilginci bu iddiadan sonra Venedik tarafında yaşananlardır. Dönemin en güçlü Sultan kadınının Venedikli bir asilzâde olduğu, üstelik Osmanlılarca iddia edilmekte ve bu bilginin doğruluğu Venediklilere sorulmaktadır. Oysa Venedikliler gerçeğin gayet de farkındadır. Fakat bu iddia gerçek olmasa bile politika gereği Venedik’in hayli işine gelmektedir. Nur Banu Sultan’ı Venedikli Sultan ilan etmek, Osmanlı elçilerini memnun edecek bir cevap olmakla birlikte Venediklileri Osmanlı iktidarına oldukça yaklaştıracaktır.

Nurbanu nasıl Venedikli oldu?
Nur Banu Sultan’ın bir anda Venedikli Sultana dönüşme hikayesi 1559 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzâde Selim’in çavuşlarından olan Hasan Çavuş’un iki kez olmak üzere Venedik’e yapmış olduğu ziyaretler sonucunda iddia edilmeye başlanmıştır. Hasan Çavuş aynı yıl Venedik’e iki kere gitmiştir ve kısa aralıklarla yapılan bu ziyaretler Venediklilerin kafasında bir takım soru işaretleri bırakmıştır. Hasan Çavuş Venedik’e geldikten sonra Almanya’da üretilen beş yüz tekerlekli arkabüz tüfeği ile Valide Sultan Nur Banu hakkında Venediklilerden bilgi istemiştir. Zira Hasan Çavuş’a göre Nur Banu Sultan, Venedikli soylu Nicolò Venier ile Violante Baffo’nun öz kızlarıdır ve gerçek adı da Cecilia’dır[2]. Hasan Çavuş Venedik’e İstanbul’da bulunan baylosun takdim mektubunu da getirmiştir. Ancak, söylenenlere göre, Hasan Çavuş “Dinini değiştirip Türk olmuştur ve kötü bir şöhrete sahiptir.” Bunları duyan senatörler Hasan Çavuş’tan fazlasıyla kuşkulanmışlardır. Bununla birlikte, yine de kendisine bir takım hediyeler sunmuşlar; ayrıca 400 düka vermişlerdir.

Hasan Çavuş kimdir?
Bugün Hasan Çavuş’un Osmanlı saray entrikalarını iyi bilen, getirdiği sahte mektuplardan diplomatik kurallara ilişkin uygulamaları aşina olduğu görülen düzenbaz bir elçi olduğu fikrine kolaylıkla ulaşabiliriz. Neticede bu dönemde Nur Banu’nun Venedikli olduğuna dair bir hikâyenin ortaya çıkması, Venediklilerin ve kendisinin yararına olabileceğinin farkında olacak kadar kurnazdır. Venedik belgelerine geçen Hasan’nın gelişi, sadece tarihçilerin II. Selim’in gözdesi, III. Murat’ın annesi olan valide sultanın kimliği konusunda araştırma yapmalarına yaramıştır. Nur Banu çoğu kez XVI. yüzyılın son dönemlerinde Osmanlı politikasında önemli bir yeri bulunan ve nefret ettiği gelini Safiye Sultan’la karıştırılmıştır. İşin tuhafı Safiye Sultan da sanılanın aksine Venedikli değil Arnavut kökenli bir aileye mensuptur. Nur Banu’nun Venedikli oluşuna ilişkin varsayımlar, son yıllarda yapılan araştırmalarla yalanlanmıştır. Bu araştırmalara göre Nur Banu, yedi yaşında kaçırılarak sultana hediye edilen Korfulu Kalé Kartánou’dur. O dönemde Venedik’e ait bir ada olan Korfu’dan kaçırılan Kalé Kartánou Osmanlı sarayına girdikten sonra II. Selim’in gözdesi olmayı başarmış ve kayınvâlidesi Hürrem Sultan’dan sonra öne çıkmayı başarmış önemli bir şahsiyet olmuştur[3].


[1]Venedikli Prof. Dr. Maria Pia Pedani Nur Banu Sultan’ın esasında Venedikli olmadığı gerçeğiyle ilgili bir komedi türünden bir tiyatro eserini kaleme almıştır. Maria Pia Pedani, La sultana veneziana, Roma 2007.
[2]B. Arbel, “Nûr Bânû (c. 1530-1583): a Venetian Sultana?”, Turcica, 24 (1992), ss. 241-259.
[3]Hasan Çavuş’un Venedik’e ziyaretleri ve Osmanlı Devleti’ni temsilen Venedik’e giden diğer elçiler hakkında bilgi edinmek için bkz. Maria Pia Pedani, Osmanlı Padişahının Adına, TTK, Ankara 2012

Pargalı İbrahim Paşa ve Eşi Hatice Sultan


Pargalı İbrahim Paşa ve Eşi Hatice Sultan              
Sultan Süleyman’ın hayatında oldukça önemli bir yer edinen İbrahim Paşa’nın evliliği hakkında bilinmeyen gerçekler:
Sultan Süleyman’ın Vezir-i azamı İbrahim Paşa’nın evliliği Osmanlı tarihinin en gizemli konularından biri olarak her dönem tartışmalara açık olmuştur. Türk kaynaklarının genelinde Sultan Süleyman’ın kız kardeşi olan Hatice Sultan ile evlendiği ve bu nedenle Makbul İbrahim Paşa diye saraya damat olarak kabul edildiği belirtilir. Oysa işin aslı bu değildir.

Hatice Sultan Sultan Süleyman’ın kız kardeşi değildi!
Son yıllarda yapılan araştırmalar ve ortaya çıkarılan bulgular çoğu tarihçinin önceki savlarını değiştirmek zorunda kalmalarına neden olmuştur. Buna göre ilk olarak İbrahim Paşa’nın Hatice Sultan ile evli olduğunu belirten Türk tarihçi Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı bu görüşünde yanıldığını ve Hatice Sultan’ın Sultan Süleyman’ın kız kardeşi olmadığını belirtmiştir.
İbrahim Paşa ile ilgili çalışmaları ile bilinen Esma Tezcan da önceki çalışmalarında elde ettiği bulgulardan ötürü Hatice Sultan’ın Sultan Süleyman’ın kız kardeşi olduğunu söylerken bilhassa Venedik Arşivi’nde bulduğu veriler neticesinde Hatice Sultan’ın Sultan Süleyman’ın kız kardeşi olmadığını belirtmiştir.
Venedik Arşivi’nde uzun yıllarını geçiren Venedikli tarihçi Maria Pia Pedani de çalışmalarında buna değinmiş ve Hatice Sultan’ın esasında kim olduğunun izini sürmüştür. Pedani Hoca’nın yol göstermesiyle bu sefer belgeler arasında Hatice Sultan’ın peşine düştük ve onun gerçekte kim olduğunu ortaya çıkarttık.

Pargalı İbrahim’in Eşi Hatice Sultan Kimdir?
Buna göre Hatice Sultan esasında Sultan Süleyman’ın muhtemelen adı Hatice olan kız kardeşi ile karıştırılmıştır. Doğrudan sultan kızı olmasa da oldukça önemli bir aileden gelmektedir. Dedesi İskender Paşa, Pera bölgesinden bir kadın ile evlenir. İskender Paşa’nın bu evlilikten iki kız iki oğlan 4 çocuğu olur. Oğullarının adları Mihal Bey ve Mustafa’dır. Mihal Bey’in 1490 yılında öldüğü bilinmektedir. Mustafa hakkında ise her hangi bir bilgiye rastlanmamıştır. İki kızından birinin adı net değildir. Bu kız 1494 yılında Yakub Ağa adlı biri ile evlenmiştir. İşte İskender Paşa’nın bu kızı Pargalı İbrahim’i yetiştiren ve ona ilk Türkçe eğitimini veren kişidir.
İskender Paşa’nın diğer kızının adı ise Hafsa’dır. Hafsa Sultan’nın başından iki evlilik geçmiştir. Birinci evliliği Niğbolu Sancakbeyi Mustafa ile yapmıştır. İkinci evliliği ise Hersekzade Ahmed Paşa ile yaptığıdır. (Önceki adı San Saba Dükü Stefano Kosace idi.) Bu evlilik Hersekzade Ahmed Paşa için de ikincidir. Paşa ilk evliliğini Sultan II. Bayezid’in kızı Hundi Sultan (bazı kaynaklarda kız kardeşi diye geçer.) ile yapmıştır. Hersekzade Ahmed Paşa’nın Hundi Sultan’la olan evliliğinden Mustafa adlı bir oğlu olmuştur. Hersekzade Ahmed Paşa ilk eşi Hundi Sultan’ın vefatının ardından İskender Paşa’nın kızı olan Hafsa ile evlenir. Bu evlilikten de iki kızı olur. Kızlardan birinin adı Fatma’dır. Fatma 1523 yılında bir çavuşbaşı ile evlenir. Bu çavuşbaşı iki yıl sonra sipahi ağası olur. Ancak bu sipahi ağası daha sonra öldürülür. Hersekzade Ahmet Paşa ve Hafsa Hatun’nun ikinci evliliklerinden ikinci çocuklarının adı ise Muhsine Hatice’dir. İşte İbrahim Paşa ile evlenen bu Hatice Sultandır. Üvey abisi Mustafa Sultan II. Bayezid’in torunu olan Hatice Sultan Osmanlı sarayında, bizzat Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan’ın da çok sevdiği biridir.
Hatice Sultan teyzesinin kölesi olan Parga’dan gelmiş İbrahim ile evlendirilmiştir. Tam da bu nedenle Hatice Sultan ilk dönemlerde Pargalı İbrahim’i kendisine eş olarak layık bulmamıştır. Ancak daha sonra evliliğe ikna edilmiştir. Hatice Sultan’ın ailesi Osmanlı Devleti içinde önemli bir yer edindiği için evlilik öncesi Hatice Sultan, Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan tarafından sarayın harem kısmında ağırlanır.
İskender Paşa’nın torunu, Hersekzade Ahmet Paşa’nın kızı Hatice Sultan ile evlenen İbrahim Paşa, daha sonra başka bir hatun ile ikinci evliliğini gerçekleştirir ve bu evlilikten de çocukları olur. Hatice Sultan’ın bu ikinci evliliği hazmedemediği bilinmektedir. 
İbrahim Paşa ve Hatice Sultan evliliği ve her ikisinin de hayat hikâyesi için bakılması gereken kaynaklar: 

Venedik arşivi İbrahim Paşa hakkında önemli bilgiler vermektedir.
Venedik Bayloslarının raporları, Sanudo günlükleri ve Venedik Senatosu’na ait belgelerde İbrahim Paşa ile ilgili birçok bilgiyi içermektedir.
Türk tarihçilerin bu konudaki çalışmaları önemlidir. Bu çalışmalar, İbrahim Paşa’nın evliliği hakkındaki yanlış tespitler göz ardı edilerek okunmalıdır.
Ebru Turan’ın “The Marriage of Ibrahim Pasha (cs. 1495-1536) adlı çalışmasında Hatice Sultan’ın Sultan Süleyman’ın kız kardeşi olmadığı açıkça vurgulanmaktadır.
Bunun haricinde:
1949 basımı İslam Ansiklopedisi’ndeki Tayyib Gökbilgin’in yazdığı “Makbûl İbrahim Paşa” maddesi,
Türk Diyanet Vakfıİslam Ansiklopedisi’ndeki Feridun Emecen’in yazdığı “İbrahim Paşa, Pargalı” maddesi,
Lâtîfî’nin İbrahim Paşa’yı konu alan Enîsü’l-fusahâ ve Evsâf-ı İbrahim Pâşâ başlıklı risaleleri,
Peçevî Tarihi,
İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Osmanlı Tarihi, İsmail Hâmi Danişmend’in İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi,
Hester Donaldson Jenkins’in İbrahim Paşa Grand Vizir of Suleiman the Magnificent başlıklı çalışması
Baron Joseph von Hammer Purgstall’ın Osmanlı Devleti Tarihi’dir.

Venedik'in köpekleri ile yaşamak!

Venedik'in köpekleri ile yaşamak!               
Vivo in una citta' fantastica con i cani e gatti! / Fantastik bir şehirde kediler ve köpeklerle birlikte yaşıyorum!
Venedik'te hiç sahipsiz canlı yok!
Venedik’e ilk geldiğim günlerde en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de yaşlısı genci hemen hemen herkesin beraberinde bir köpekle yürümesi olmuştu. Bu kadar minicik bir şehirde bu kadar köpek ve pencere kenarlarına tünemiş ev kedileri görmek, üstelik tek bir sokak hayvanının bulunmadığı bir şehirde yani Venedik'te. Evet, burada gerçekten tek bir sokak hayvanı bile yok. Bir köpek kaybolduğunda ya da başkaları tarafından bulunduğunda mutlaka her bölgede kayıp ilanları görüyorsunuz. Kimse bir gece için bile bir canlıyı bir başına bırakmıyor.

Sosyal hayatın içinde hayvanlar
Venedik'te köpeklerle vaporettolarda otobüslerde de seyahat edilebiliyor. Venedikliler gündelik hayatlarında bilhassa köpeklere çok alışıklar. Fakat köpek beslemenin belli kuralları olduğunu unutanlar hiç de öyle az değil. Malum Venedik sokakları çok da öyle hayvanlar için müsait ortamlar değil. Zira yeterli toprak alan mevcut değil. Bu nedenle köpeğini alıp gezmeye gidenlerin ellerinde sıklıkla minik plastik poşetler ve plastik eldivenler bulunuyor. Böylece köpekleri tuvaletini yaptığı zaman sahibi eldiveni eline takıyor ve köpeğin tuvaletini plastik poşete atıyor. Fakat bununla birlikte duyarlılığını sadece hayvan sevmek seviyesinde tutup çevreyi kirletmemek noktasında her hangi bir endişe taşımayanlar da az değil. Bu çevre duyarsızları nedeniyle Venedik sokakları –bilhassa yazın- kokudan geçilmiyor. Kanalların da yaz mevsiminde çok iç açıcı bir kokuya sahip olmadığı zaten bilinen bir gerçek. Böylece daha da çekilmez, üstelik de nahoş bir görüntü ortaya çıkıyor. Neyse ki bu Venedik gerçeği ile çok önce yüzleştiğim için dışarı çıktığım andan itibaren başım önümde geçtiğim yollara dikkat ederek, yanlış bir şeye basmamaya özen göstererek yürüyorum. Venedikliler de tıpkı benim gibi yapıyorlar. Hepimiz başımız önümüzde bizi bekleyen kötü sürprizlere denk gelmemeye özen göstererek yolumuza gidiyoruz. Bu Venedik gerçeğinin bilincinde olmayan turistler ise yol boyu gülümsememe neden oluyor. Zira bu kötü sürprize en çok onlar maruz kalıyorlar.

Vaporetto'da olay çıkaran köpekler
Bütün bunlara rağmen Venedikliler gerçekten de köpekleri çok seviyorlar. İlk geldiğim günlerden bir günde vapuretto ile okula giderken yaşadığım hadiseyi hiç unutmuyorum. 50 yaşlarında bir bayan benden iki durak sonra iki köpeğiyle vaporettoya bindi. Fakat köpekler insan kalabalığı karşısında bir anda havlamaya başladılar. Köpeklerin sahibi hanımefendi gayet sakin bir şekilde onları sakinleştirmeye çalışıyor; fakat köpekler hiç oralı olmuyorlardı. İki üç durak boyunca köpeklerin havlamaları hiç kesilmedi. Bense o süre boyunca her an bir tartışma çıkacağını, iki köpeğiyle vaporettoya binen hanımefendiye yolcuların demediklerini bırakmayacaklarını düşünüyordum. Bir yandan da sinirlenmeye başlamış ve sussunlar artık dayanılır gibi değil diye içimden söyleniyordum. Fakat yolcular düşündüğümün aksi yönünde bir davranış sergileyip beni gayet de utandırdılar. Genç yaşlı herkes köpekleri sakinleştirmek için elinden geleni yapmaya başladı. Bense aklımdan geçenlerden dolayı mahcup “ay canım ne de sevimlisiniz” diye köpeklere güler yüzle bakıp kendimce af diledim. Fakat bir yandan da böyle bir hadisenin Türkiye’de her hangi bir şehirde bir otobüste ya da başka bir ulaşım aracında meydana geldiğini hayal ettim. Muhtemelen bu hanımefendi öyle bir durumda bu derece sükunetini koruyamazdı. Muhtemelen de önce şoförün ve ardından da yolcuların hiddetiyle kendisini ve sevimli köpeklerini kapı dışarı edilmiş bulurdu.

Fark edilmiş duyarsızlık
Burada beni esas düşündüren şey kendim de dahil olmak üzere, başka canlıların yaşama hakkına ne derece saygı gösteriyoruz? sorusu oldu. Daha doğrusu başka hayatlara ne derece yer açıyoruz? Belli ki kendi hayatımızın çok da içinde istemiyoruz onları. Varlıklarına tahammül edemiyoruz ve sosyal hayatın hep dışına itiyoruz. Oysa evde kedi yada kopek beslemek değil hayvan sever olmak. En azından Venedik’te köpekler neredeyse sosyal hayatın bir parçası durumunda. Sadece toplu taşım araçlarında değil, marketlerde, mağazalarda, dükkanlarda, meydanlarda vs her yerde köpekleri görebiliyorsunuz. Burada dükkanlarına –et ürünleri sattıkları için- köpek girmesini uygun bulmayan dükkan sahipleri vitrinlerine sevimli bir köpek resmi asıyorlar. Altında ise şu yazı var:

“Io non posso entrare dentro.” (Ben içeriye giremem.)

Yasak kelimesi geçmeyen ve köpeğin ağzından yazılmış bu kibar uyarı da doğrusu yüksek hassasiyet noktasını fark etmenize yol açıyor.

Bir gülümseyin yeter!
Venedik'in bu sevimli üyeleri ile yaşamaya artık çok alıştım. Mümkün olduğunca onları tedirgin etmeden bazen gözlerimle bazen de yanlarına giderek sevgimi sunuyor ve onlardan da aynı şekilde karşılık buluyorum. Bu beni çok daha insancıl bir hale getiriyor. Bu sayede gördüğüm her bebeğe de gülümsüyorum. Yaşlı insanlara köprü başlarında yardım ediyorum. Her köşe başında fotoğraf çeken turistlerin ölümsüzleştirdikleri anlarına saygı duyup o kareden kaçmak için  yolumu uzatıyorum. Yolunu kaybedenlere yol tarif ediyorum. Bendeki bu değişim elbette bu büyülü şehrin üzerime serpiştirdiği merhamet tohumları olmalı. Böylesi bir değişimi hepinize dilerim. Sadece ama sadece bir başka canlı varlığa gülümseyerek yaklaşmanın gücünü ve size nasıl güzel geri dönüşler yaptığını görmek için zamanınızı ayırın.

Hadi gelin Venedik'te kürek çekelim!

Hadi gelin Venedik'te kürek çekelim!             
Sabahın en erken saatlerinde hazırlanıp çıktım evden. Venedik soğuktu ve ben bu soğukta acelesi olandım. Unutmayın acele iş çoğu zaman akıl karışıklığına neden olur. Evden çıkıp Accademia Köprüsü'nden Salute Kilisesine doğru gidecekken bir de baktım San Marco’ya kadar inmişim. Düşüncelere dalınca ya da aklım bir şeyle gerçekten fazlasıyla yoğunsa nerede olduğumu unutuyorum. Vaktim çok az ve bu nedenle traghetto’ya doğru koşuyorum. Nedir bu traghetto?

Venedik’te traghetto’ya binmek
Canal Grande üzerinde dört tane köprü bulunuyor ve genellikle bu dört köprüyü kullanarak vapuretto’ya binmeye gerek kalmadan gidilecek noktaya ulaşıyorsunuz. Ancak vaktiniz az ise ve sadece karşıya geçmek sizin için yeterliyse Kanal Grande üzerinde karşıdan karşıya geçiş imkânı sunan traghettoları denemelisiniz. Gondol görünümlü, ama üzerinde gondollardaki rahat deri koltukları olmayan, “bakımsız gondol” diye tarih edebiliriz traghetto’yu. Bu arada unutmadan ekleyim: Venedik’te yaşayanlara 70 sent olan traghetto’nun turistlere olan fiyatı 2 euro. Venedik zaten pahalı bir şehir, ama bu şehirde turist olmak sanılandan çok daha pahalı. Traghettoya bindim ve Salute’ye doğru traghetto yol aldı. İki ucunda da birer kürekçi karşılıklı kürek çekiyorlar bir yandan da Venedikçe konuşuyorlardı. Söylediklerine dikkat kesildi. Birazdan hava bozacak kar geliyor diyordu biri diğerine. Öteki ise bu sene kışın kötü geçtiğini söylüyordu. Venedik lagünlerinde kürek çekmek kolay iş değil elbette. Nerden mi biliyorum? Biliyorum çünkü ben de o kürekçilerin arasına karışıyorum zaman zaman.

Kürekçilerle tanışma
Venedik bana dünyanın her yerinden arkadaş edindirdi ve bu arkadaşlar sayesinde hayatım hep daha canlı hale geldi. Fransız arkadaşım Maud bir gün ev arkadaşım Gloria ile beni kürek çekmeye götürdü. Meğer Maud uzun yıllardır kürek sporuyla uğraşıyormuş. Venedik’e gelince de hemen kürekçiler arasına karışmış. Maud bizi Renato, Ugo ve onların arkadaşlarıyla tanıştırdı. Emekli olunca hayattan elini eteğini çekmek yerine eğlenmeyi ve doyasıya yaşamayı seçen kürekçi Venedikliler sadece zevk aldıkları için her gün Venedik’in lagünlerine açılıyorlar ve saatlerce kürek çekiyorlar. Bu arada İtalyancada kürek çekmek “vogare” ve “remare” kürek “la voga” ya da “il remo” kürekçi ise “vogatore” ya da “rematore” diye söyleniyor.

Venedikte bir prenses oldum
İlk gün fotoğraf makinemi alıp gittim ve benim için tekneye yerleştirilen sandalyeye rahatça oturup bolca fotoğraf çektim. Kürekçilerimiz manzarayla uyum içerisinde gazeteci hanımın birer fotoğraf malzemesine dönüştü. Renato yol boyunca esprileriyle bizi güldürdü. Sandalyede elinde fotoğraf makinasıyla oturan ben deniz onun gemisinin Türk prensesi oldum. Yoldan geçen arkadaşlarına “ gavemo na prencipea turca e andemo a casa sua a palazzo ducale” “Bir Türk prensesimiz var. Onun evine, Dükler Sarayı’na gidiyoruz.”  Diye açıklama yapıp gülüyordu. Rotamız Venedik’in içiydi; Bu nedenle kanalların trafiğine de karışıyorduk. Gondolcularla karşılaştığımızda Renato onlarla Venedikçe konuşuyor ve dönemeçlerde karşıdan gelebilecek gondolları görme imkânının olmadığı yerde yüksek sesle işaret veriyordu. Böylece karşıdan bir gondol geçiyorsa gondolcu da bize sesleniyordu. Seslenme şekline göre kimin daha yakın mesafede olduğu kimin hızını daha önce azaltması gerektiğine karar verilmiş oluyordu. Böylece bu daracık kanallarda nasıl hiç kaza yapmıyorlar dediğim bu gondolcuların da kendilerince bir sistemleri olduğunu öğrenmiş oluyordum. Bir yandan da “bu gondolcular saatlerce gondol üzerinde nasıl duruyorlar ve nasıl hiç düşmüyorlar acaba?” diye soru soranlara: “Bilmem ki hiç kürek çekmedim!” cevabını vermek yerine onların dengeyi nasıl sağlayacaklarını izah edebileceğim için de mutluydum.
Renato ve ekibi kürek çektikçe ben deklanşöre bastım. 3 saat boyunca lagünde keyifli bir yolculuk geçirdim. Buz gibi havada gerçekleşen üç saatlik aktivite boyunca en az hareket eden ben olduğum için haliyle oldukça üşümüştüm. Bundan dolayı hemen soluğu bir barda aldık ve ısınmak için birer sıcak çikolata içtik. Yolculuğun sonunda halimden memnun olarak herkese teşekkür ettim ve bu mutlulukla kendimi Venedik sokaklarına bıraktım.

İkinci buluşma ve bu sefer küreklere asılma vakti
İkinci defa lagüne doğru açılmak üzere sabah erkenden Giudecca Adası’na gitmek üzere yola çıktık. Maud ve Gloria ile bir barda önce kahvaltımızı yaptık. Ardından da vaporettoya binip Giudecca’ya gittik. Bu sefer şehirden uzakta Giudecca’nın kuzeyinden lagüne açıldık. Oldukça sessiz ve güzel bir hava vardı. Bu defa küreklere asılma sırası bendeydi. Prenses olduğum zamanlar geride kalmıştı. Başımda katı yürekli hocam Sergio bana sürekli ikazlarda bulunuyor ve küreği nasıl tutmam, onu nasıl çevirmem gerektiğini söylüyordu. Bileğimi doğru tutayım derken küreği yanlış tutuyordum. Adımlarım hatalıydı. Beceriksizce çırpınıyor, üstelik bir arpa boyu yol alamıyordum. Kendimi gereksiz yere yoruyordum. Önümdekine arkamdakine bakmıyordum. Tam sopalıktım. Sergio sinirden köpürdükçe ben gülme krizine giriyor, ama bir türlü onun istediği gibi olamıyordum. İlk yarım saatlik acemilikten sonra nihayet Sergio’nın dediklerine kulak vermeye başlamıştım. Teknedekiler bana yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Yeni olduğum için küreği sürekli yerinden düşürüyordum. Bu nedenle küreğin çıktığı yere demir bir çubuk yerleştirdiler. Ayak mesafemi doğru ayarladım ve Sergio’nun talimatlarına uyup nihayet doğru şekilde kürek çekmeye başladım. Ayaklarımı birbiriyle uyumlu tutuyor ve belimi bükmeden sağ dizimin üzerine doğru eğiliyor ve aynı zamanda küreği doğru çeviriyor bileğimi de ona göre eğiyordum.

Maud en önde tekneyi yönlendiren rolünü üstleniyordu ve gayet de başarılıydı. Gloria onun hemen arkasındaydı ve o da benim gibi işin başındaydı. Ayrıca yanlış ayakkabılar giymişti. Meğerse kürek çekmeye spor ayakkabı ile gitmemek gerekiyormuş. Çünkü spor ayakkabı ıslak zeminde kayıyormuş. Ancak onun ilk seferi olmadığı için bana gösterilen dikkat ona gösterilmiyordu. Zavallı Gloria küreğini sürekli yerinden düşürüyor ve bin bir zahmetle onu tekrar yerine koymak için uğraşıyordu. Ben de küreğin çıkma yerine takılan demir çubuk sayesinde rahat rahat kürek çekiyordum. Bu demir çubuk takma durumundan Gloria’ya bahsedilmemişti. Gloria, Serap daha ilk günden ne güzel kürek çekiyor ben beceremiyorum diye düşünüp üzülürken bir anda demir çubuğu fark etti ve foyamız da ortaya çıkmış oldu.

Lagünün ortasına doğru iyice açılında hafif bir sis tabakası etrafımızı sardı. Hemen ilerimizde sazlıklar ve gece ışığı ile güzergâhı belirleyen direkler ve hemen ilerimizde bulunan minik bir tekne ile teknenin etrafındaki martılardan başka bir şey görünmüyordu. Kayıp cennete gelmiş gibiydik. O anın bir fotoğrafını çekmeyi düşündüm önce, fakat sonra vazgeçtim. Sadece ve sadece kürek çekmek ve o anı o güzelliği hafızama yerleştirmek istiyordum. Rüyamda görmek isteyebileceğim ve hatta içinde severek kaybolmak isteyebileceğim ender yerlerden birinde bulunuyordum. Yine aynı cümleyi söylüyordum içimden. “Çok mutluyum.” Kim demiş Venedik depresif bir şehir diye? Bu şehirde depresyondan çıkmanız için o kadar çok etkinlik sizi bekliyor ki anlatamam.
Saatlerce kürek çektik ve çok yorulduk. Öğretmenim Sergio’yu karaya bırakmak üzere geri döndük. Nihayet bittiğini düşünüp ben de çıkmak üzere harekete geçtiğimde Renato bana sen nereye? Sen kalıyorsun burada dedi. Çaresiz kollarımın yorgunluğuna kulak asmadan küreklere asılmaya devam ettim. Bir saat sonra artık kollarımı hissetmediğim an Renato hadi bakalım bu günlük bu kadar yeter dedi. Yeniden Giudecca’ya döndük. Bizim kürekçilerin burada bir merkezleri var. İçinde rengârenk teknelerin olduğu, spor salonlarının bulunduğu tam bir spor kompleksi ve alt katta da kocaman bir mutfak. Sergio’yu tam da o mutfakta bulduk. Mutfağın tek aşçısı oymuş ve bu konuda çok katıymış. Yemekleri ondan başkası yapmazmış. O nedenle biz Sergio’yu mutfakta bırakıp güzel bir sofra hazırlamak üzere bütün kürekçiler salona geçtik. Kürekçilerin başka arkadaşları da vardı. Öğlen yemeği için tam sekiz kişiydik. Tabaklar, bardaklar, çatal-kaşık-bıçak takımı, peçeteler muntazam bir şekilde yerleştirildi. Anladım ki kürekçiler gerçekten de yaşamdan zevk almasını biliyorlar.

Sergio bize Venedik’te şimdiye kadar yediğim en güzel deniz mahsullü spagettiyi pişirdi. En güzel ekmekler, peynirler ve tatlılar ve elbette en güzel şaraplar ve üzerine içilen sert grappa en sonunda da sade kahve ile günü noktaladık. Güzel yemeğin ardından bir Türk, bir İtalyan bir Fransız kızlar ekibi olarak mutfağın yolunu tuttuk ve bulaşıkları bir güzel yıkayarak kürekçilere böylece bir şekilde teşekkür etme imkânı bulduk.

Venedik'te kara ölüm: Veba

Venedik'te bir veba salgını ve Salute Kilisesi
Salute Kilisesine doğru
Venedik'te bir arşiv çıkışında havanın güzelliğinin de cazibesiyle kendimi Zattere Limanı'na attım. Aldım elime kitabımı ve denize karşı limanda martıların sesleri eşliğinde gözüme çarpan güneş ve yüzüme hafif hafif değen rüzgâra karşı kitabımı okuyup bir şeyler yedim. Daha sonra kendime ayırdığım bu güzel zaman dilimlerini güneşin batışına doğru güzel bir noktada sonlandırmak için Basilica di Santa Maria della Salute'ye, yani Salute Kilisesi'ne gittim. Güneşin batışını kilisenin son basamağı kanala uzanan merdivenlerinde oturup tek başıma izlemek istiyordum.

Kilisenin önünde tango gösterisi
Kilisenin önünde telaşlı bir kalabalık gördüm. Bir dans okulu açık havada tango gösterisi sergiliyordu. Yaşları 20'den 70'e kadar değişen olgun insanlar gurubu gecenin ruhuna uygun olarak giyinmişlerdi. Tek başıma sırtımı kilisenin duvarına yaslayarak onların romantik danslarını izledim. Salute Kilise'nin merdivenleri benim gibi bu nefis gösteriye hayran hayran seyre dalanlarla dolmuştu. Bir yandan kilisenin muhteşem yapısı bir yandan da nefesleri kesen bir tango gösterisi bana yine bulunduğum yerde zaman atlamaları yaşatmıştı.

Venedik'te hastalıklar
Venedik'te efsaneleşen öykülerin başkahramanı hep hastalıklardır. Özellikle veba uzun yüzyıllar boyunca insanlığın kâbusu olmuştur. Venedikliler uzun yüzyıllar boyunca ara ara vebaya, sarıhummaya ve başka ölümcül hastalıklara maruz kalmışlar. Şiddetle ve hızla yayılan hastalıklar şehirde büyük kayıplara neden olmuş. Öyle acıklı hikâyeler yaşanmış ki vebadan dolayı insanlar bunu tanrının bir cezası olarak görmeye başlamışlardır. Bu nedenle çareyi yine Tanrı'da aramışlar her salgının anısına eşsiz mimari harikaları olan kiliselerini inşa etmişlerdir. İşte bu Salute yani Sağlık Kilisesi de 1600'lü yılların başında bir veba salgınının anısına inşa edilmiş ve Meryem Ana'ya adanmıştır.

Salute Kilisesi
Salute Kilisesi, Canale Zattere ile Canal Grande arasındaki yarım adanın en uç kısmında büyük ihtişamıyla uzanır ve adeta şehre gelenleri selamlar. Hem bulunduğu konum hem de kilisenin küçük olmasına rağmen oldukça ihtişamlı olması insanda bir anda hayranlık ve şaşkınlık uyandırır. Kilisenin önündeki merdivenler Canal Grande'ye doğru uzanır. Merdivenlerden başınızı kaldırıp baktığınızda kilisenin büyüsü sizi etkisine alır. Buna dayanamayıp sırtınızı kiliseye döndüğünüzde ise bu sefer şehir sizi büyüler. Accademia Köprüsü'ne çıkıp akşamüstü kiliseyi seyre daldığınızda da aynı büyüye kapılırsınız.

Venedik'te her vebanın ardından bir kilise inşa edilmiş
Daha önce yine başka bir veba salgını için Giudecca Adası'na inşa edilen Redentore Kilisesi ile Salute Kilisesi konum itibariyle karşılıklıdır ve adeta birbirlerini tamamlayan iki ayrı parça gibidir. Bu iki parça her Redentore festivalinde bir tahta köprü ile birleşir ve şehirde büyük bir festival düzenlenir. Giudecca Adası ve Zattere Limanı ışıklarla donatılır ve aynı günün akşamında şehirde Bacino di San Marco'da iki kilisenin ve tabii ki San Marco'nun önünde büyük bir havai fişek gösterisi düzenlenir. Aralıksız yarım saatten fazla süren bu gösterinin ardından Venedikliler hep birlikte Redentore Kilisesi ile Salute Kilisesi arasına sadece bir gün için kurulan köprüden karşıya geçerler. Bütün bu ritüel Redentore Şenlikleri adı altında yapılır. Salute Kilisesine atfen ise 21 Kasım'da bir gösteri olur ve Venedikliler bu sefer geçici tahta köprüyü Salute Kilisesinden San Marco Meydanı'na doğru uzanacak şekilde kurarlar.

Salute Kilisesi ile Barok döneme geçiş
Salute Kilisesi aynı zamanda bir devrin de değişimi demektir. Zira bu kilise ile dört cepheli, haç planlı Rönesans formu, yerini çok cepheli bir görünüme bırakmıştır. Barok mimar Longhena bu cephelerin her birini bir başka biçimde düzenlerken, kubbeye geçişteki spiral volütlerle Rönesans'ın sert çizgilerini kırmayı amaçlamıştır. Bence oldukça da başarılı olmuştur.

28 Şubat 2016 Pazar

Taksim Taksim olmadan önce Roma Meydanlarında İnsanlar Yakıldı!

Taksim Taksim olmadan önce Roma Meydanlarında İnsanlar Yakıldı!              
Roma 4
Sabah 06.45’te uyandım yine. Hazırlanıp Profesör Bono ile kahvaltı yaptım. Kahvaltı masasında uzun uzun sohbet ettik yine. Bu akşam eve erken dönmem gerekiyor. Çünkü akşam hoca ile çıkıp yürüyeceğiz biraz. Hatta akşama çok sevdiğim bir arkadaşım olan Sevgi de erkek arkadaşı ile gelecek. O nedenle gündüz hızlı hareket edip bir gün önce Kaya ile tespit ettiğimiz yerleri gitmek için evden çıkıyorum.

Piazza della Repubblica / Cumhuriyet Meydanı
Dün gittiğimiz bara gidiyoruz yeniden Kaya ile ve birer kahve içip yapacaklarımız hakkında konuşuyoruz. Yürüyerek Piazza dellaRepubblica’ya kadar yürüyoruz öncelikle. Tren istasyonu termineye oldukça yakın bu meydanda Santa Maria degli Angeli Kilisesinin karşısındaki iki yarım ay biçimli sundurmalar ve meydanın tam ortasındaki çeşme hemen dikkatimi çekiyor. Sundurmaların mimarı Gaetano Kohn, inşası 1887-1898 yılları arasında tamamlanmış. Çeşmenin adı ise “Fontana delle Naiadi. Anladığım kadarıyla Roma meydanlarının genel bir özelliği oluyor bu çeşmeler. Hepsi birbirinden güzel birbirinden gösterişli ve hepsinin ayrı bir tarihi var. Meydanda bir de Türkiye turizm ofisi bulduk. Elbette bu bizim için güzel bir sürpriz oldu. Hemen içeri girip kendimi tanıttım. Çalışanlarla biraz konuştuktan sonra Türkiye ile ilgili İtalyanca hazırlanmış tanıtım kitaplarından rica ettim. Döndüğüm zaman Davide’ye götüreceğim hediyeler işte bu kitaplar olacaktı.

Faşist Dönem Mimarisi Örneği Palazzo delle Espozisioni
Meydandan çıkıp Via Nazionale yönünde yürümeye devam ediyoruz. Palazzo delle Espozitioni’nin önünden geçiyoruz. 1883, Pio Piacentini imzalı bu yapı İtalya’nın faşist iktidarının en büyük eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. Dönemin politik dünyasının merkezi olan bu yapı elbette bu nedenle birçokları için sempati uyandırmıyor. Davide bana Roma’ya görebileceğim en çirkin yapının işte bu Palazzo delle Espozitioni olduğunu söylemişti. Binaya doğru bulunduğunuz noktadan baktığınızda -ki bulunduğunuz nokta elbette yapıya göre oldukça aşağıda kalıyor- karşısına geçtiğiniz yapının sizi nasıl hâkimiyeti altına aldığına ve hatta ezdiğine tanık oluyorsunuz. Oysa bu binanın hemen önünde bulunan Venedik Sarayı mimariden biraz da olsa anlayanları Veneto mimarisinin Roma'daki eşsiz ve zarif bir örneği olarak göz kırpar.

Sonraki durağımız Palazzo Venezia / Venedik Sarayı
Palazzo Barbo olarak da bilinen bu saray bugün bir museo nazionale yani milli müze olarak işlev görmektedir. Sarayın inşasına 1455 yılında Venedikli Kardinal Pietro Barbo adına başlanıyor. Aynı kardinal daha sonra Vatikan’ın yeni papası olup II. Paolo adını alır. Sarayın, rönesansın büyük mimarı Leon Battista Alberti’nin eseri olduğu konusunda şüpheli bulunur. Mimarın Guliana da Maiano, Bernardo Rossellino da olabileceği telaffuz edilir. Venedik’in bir zamanlar büyük bir devlet olduğu zamanlarda yani Serenissima Repubblica hala varlığını muhafaza ederken işte bu bina Venedik’in büyükelçilik binası olarak işlev görür. Bu nedenle de o zamandan beri bina Venedik sarayı diye anılır.
Campo de’ Fiori / Çiçekler Meydanı
Roma’nın bildiğim kadarıyla tek “campo” diye adlandırılan meydanı işte bu meydan. Meydana girer girmez adına yakışır çiçekleri sıra sıra dizilmiş halde görüyorsunuz. Biz bu meydanı oldukça sevdik. Canımız yine bu meydanın da tadını çıkartmak istedi. Hadi dedi Kaya birer dondurma alalım. İtalya’da kötü dondurma yediğim oldu mu hiç hatırlamıyorum. Zira burada yemekten en keyif aldığım şey enfes dondurmalar diyebilirim. Elmalı, çilekli, ahududulu ne kadar ekşi tat varsa sıcak havada beni serinletecek hepsinden bir karışım yaptırdım. Taze meyve tatlarının damağımda bıraktığı tat eşliğinde yorgun bacaklarımı dinlendirmek için yine bir çeşme başında oturdum. Birbirinden güzel restoranlar, kafeler de işte bu meydanda bulunuyor. Meydanda bir de öyle başını öne eğmiş ve dingin bakışlarını sonsuzluğa çevirmiş bir adamın, Giordano Bruno’nun heykeli var.

Giordano Bruno kimdir?
Verrà un giorno che l'uomo si sveglierà dall'oblio e finalmente comprenderà chi è veramente e a chi ha ceduto le redini della sua esistenza, a una mente fallace, menzognera, che lo rende e lo tiene schiavo... l'uomo non ha limiti e quando un giorno se ne renderà conto, sarà libero anche qui in questo mondo.

1548 yılında doğan Bruno İtalyan rahip, filozof, gökbilimci ve okultist’tir. Ölümü 17 Şubat 1600 tarihinde Roma’nın güzel meydanı Campo De’ Fiori’de yakılarak gerçekleşir. Rönesans döneminin yetiştirdiği en önemli aydınlardan biri olan Bruno da dünyanın evrenin bir merkezi olmaktan farklı olarak onun bir parçası olduğunu evrende Dünya’nın haricinde birçok gezegenin olduğunu iddia etmektedir. Elbette dönemin din ve bilim anlayışına ters olan bu anlayış Bruno’nun karşısında bir cephe oluşmasına neden olacaktır. Karşıt görüşlerini değiştirmemekte direnen ve otoritelerin tepkilerini iyice üzerine çeken filozof engizisyon mahkemesinde yargılanır ve suçlu bulunur. Cezası yakılarak idam edilmektir ve Campo de’ Fiori de filozofun idamının gerçekleştiği yer olur. Esasında bilginin peşinden giden adamın kaderinin bağnazların iki dudağından çıkacak emir ile çizilebildiği gerçeği o günden bu güne hiç değişmemiştir. Gerçeğin ve sağduyunun peşinden giden, cesur olan, bildiklerini karşısındakini çılgına çevirmek pahasına dile getirmekten çekinmeyenlerin büyük çoğunluğunun kaderi ne yazık ki Bruno gibi olmadı mı?

Meydanlar acıyı da taşırlar
Daha dün meydanların bende bıraktığı güzel etkileri ballandıra ballandıra anlatmıyor muydum? Şimdi bir anda meydanlar acının da ifade bulduğu yer oluyordu benim için. Giordano Bruno bu meydanda yanarak can verdi. Anısına dikilen heykel o kara günün anısına siyah rengine bürünmüş gibi. Bruno başı önünde son derece kendinden emin ve mağrur bir ifade yüzünde, elinde ise elbette onu yakan bağnazları çılgına çeviren bir kitap tutmakta. Roma’ya gelişimiz tam da 1 Mayıs’a rastlamıştı. 1 Mayıs demek Taksim demek olan İstanbul’da İstanbullular Taksim’e giremiyorlardı. Oysa Taksim’de tıpkı Campo de’ Fiori gibi birçok acıya ev sahipliği yapmış birçok canın alındığı meydan olmamış mıydı? Bugün Taksim’e, o yitip giden canların hatırasını bile yaşatmaya tahammül edemeyen bir siyasi yapıya kahrediyoruz. Bu düşüncelerle meydandan Giordano Bruno’yu selamlayıp ayrılıyoruz.
Eve dönüş
Bugünlük bu kadar deyip dönüş yoluna geçiyoruz. Eve kadar elbette yine yürüyoruz. Eve vardığımda kendimi oldukça yorgun ve halsiz hissediyorum. Prof. Bono’dan izin alıp odama çekiliyorum. Birkaç saatlik uykuya dalıyorum. Akşam sekize doğru kalkıyorum. Bu akşam hoca birlikte yiyeceğiz akşam yemeğini. Bir yandan da hocanın ne yediğine içtiğine dikkat kesiliyorum. İlerlemiş yaşına rağmen hoca çok dinç. Zürih’te asansör kullanmadığına, otobüs, tramvay vs araçlara binmediğine ve sürekli yürüdüğüne şahit olmuştum. Dikkat ettim sık aralıklarla ve oldukça az yiyor. Fakat istediği her şeyi yiyebiliyor. Sık sık dondurulmuş gıda da tüketiyor. Sebze ve balıktan oluşan bir akşam menüsü hazırlıyorum kendime. Hoca ise çorba ve salatayı tercih ediyor. Herkes istediğini yemekte özgür oluyor.

Hoca ve Sevgilerle
Yemek sonrası hazırlanıp çıkıyoruz. Önce Kaya ile buluşuyoruz. Ardından Sevgi ve Jan’ı beklemeye başlıyoruz. Hoca Sevgi’ye telefonda 121 numaralı binanın önünde seni bekleyeceğiz diyor. Biz Kaya ile gülüyoruz. Hoca derken bize bakıyor ve “ya bir profesörün sayısız sırrı vardır. Benim sırrım da Roma’daki bütün bina numaralarını ezbere bilmektir” diyor. Her profesör biraz delidir diye düşünüyorum işin aslı. Sevgiler bizi 121 numaralı evin önünde buluyorlar. Hoca Sevgi’ye bize söylediği cümleleri tekrar ediyor ve nasıl hayretler içinde kaldığımızı anlatıyor. Şakacı hocam meğerse daha önce o evde yaşamış, bu nedenle bina numarasını ezbere biliyormuş. Gün Sevgilerin de eşlik etmesiyle gayet güzel geçiyor. Öncelikle hoca ile uzun bir yürüyüş yapıyoruz. Yeni yapılan metronun nasıl mimari hatalar içerdiğini gösteriyor hoca bize. Gerçekten de inanamıyoruz. Mimarinin tarih boyunca zirvede olduğu bir ülkenin başkentine inanılmaz hatalarla dolu bir metro inşası nasıl yapılır? Yürüyen merdivenler baharda bol yağış alan bir şehirde nasıl üstü açık şekilde inşa edilir? Hadi bunu atladılar diyelim. Yürüyen merdiven bozulduğu zaman normal yürüme yolundan yürürüz diyelim. Peki, bu normal merdivenler nerededir? Nasıl yani yapmayı mu unutmuşlar???? Hocamız diyor: Eeee Siamo in Italia! Si puo' succedere sempre qualcosa del genere cosi" Eeee ne yapalım, burası İtalya. Burada böyle şeyler olur.

Roma Meydanları ve İspanyol Merdivenleri

Roma Meydanları ve İspanyol Merdivenleri               
Roma 3
Vatikan gezimizin ilk ayağı olan San Pietro Kilisesi’ni gezip oradan Castel Sant’Angelo’ya ve oradan çıkıp Ponte S. Angelo’yu geçtikten sonra gitmek üzere seçtiğimiz iki yerden ilkine doğru harekete geçtik. Kilise gezisi tahminimizden fazla zamanımızı almıştı. Vatikan Müzesi başka bir güne kalmıştı. Ancak kilisenin kubbesinden bütün şehri izleme imkanı bulmuştuk. Şimdi ise yukarıdan baktığımız şehrin yollarına karışmaya gidiyorduk.
Piazza Navona
On beş dakikalık bir yürüyüşün ardından Roma’nın en ünlü meydanlarından biri olan Piazza Novana’ya vardık. Hava oldukça sıcak ve biz de oldukça yorgunuz. Piazza yani meydan zamanın papası olan Giovanni Battista Pamphilj tarafından eski bir stadyum biçiminde yaptırılmış. Bir zamanlar oyunlar oynanan meydanın Grekçeden gelen ilk adı da bundan dolayı “agone” imiş. Oyunların mekanı olan ve adına “Domizione” denilen stadyumdan geriye kalan kalıntıları meydanda açık bir şekilde görmek mümkün. Antik Roma döneminden kalan bu meydanı çok seviyoruz. Hatta sevmekle de kalmıyoruz meydanın doyasıya tadını çıkartmak için elimize birer de dondurma alıyoruz ve meydanda bulunan çeşmenin kenarına oturup afiyetle yiyoruz. La fontana dei quattro fiumi adındaki bu çeşme de gerçek ve de oldukça ihtişamlı bir tarihi eser olarak meydanda bulunuyor. Çeşme 1651 yılında Giancarlo Bernini tarafından inşa edilmiş. Bernini, bu çeşmeyi öyle zarif öyle çekici bir şekilde yapmış ki meydan adeta bu çeşme ile bambaşka bir güzelliğe bürünmüş. Novana Meydanı’nda aynı zamanda bir de pazar bulunuyor. Pazarı da şöyle bir gezip meydanın cıvarındaki binalara dikkat kesiliyoruz. Meydanda elbette her meydanın olmazsa olmazı olan bir de kilisesi var, “La chiesa di Sant’Angelo”.
İtalya’nın Meydanları
İtalya’nın en çok neyini seviyorsun diye soracak olurlarsa ilk onluk bir listem var. Listenin birinci sırasında elbette tarih ve bu zamana kadar korunan tarihi eserler; ikinci sırada ise elbette birbirinden güzel ve geniş meydanlar geliyor. Venedik’in en güzel meydanlarından biri olan Santi Giovanni ve Paolo’da oturuyorum. Sabahları ilk iş salonumun pencerelerini sonuna kadar açmak oluyor. Bir anda salonum birbirinden çeşitli seslerle doluyor. Kuş sesleri meydandaki kocaman ağacın yapraklarının hışırtısına yaprakların hışırtısı tam da ağacın altında her sabah akadeon çalan Romenyalı müzisyenin ezgilerine karışıyor. Dükkanlar açılıp kapanıyor. Derken turistler ellerinde haritalarla sakin sakin bakına bakına geçip gidiyorlar. Dünyanın bütün dillerine de ev sahipliği yapmış oluyorum böylece. Derken meydanın en güzel renkleri çocuklar top oynamaya başlıyorlar. Venedikliler köpeklerini meydana getiriyorlar. Yakınlardaki liseden çıkan gençler meydanda toplanıyorlar. Meydanlar sosyalleşmek ve daha çok insan tanımak ve yalnız kalmaktan muzdarip olanlara kucak açıyor ya da onlara yukarıdan penceresinin kenarından elinde bir bardak kırmızı şarapla onları seyredalan bana ev sahipliği yapıyor.
Piazza di Spagna ve Trinità dei Monti
Piazza Novana’dan çıkıyoruz. Şimdiki durağımız meşhur İspanyol merdivenleri. Meydana doğru yürüyüşe geçiyoruz. Kaya oldukça yorgun ama öğlen saati trafik çok feci durumda ve biliyoruz ki bir araca binmek bizi çok daha fazla yoracak. O nedenle sakin sakin yürüyor bir yandan da etrafımızı seyre devam ediyoruz. Yorgunluktan  bitik halde olan bacakalarımızı ise herkes gibi yapıp meydanın o meşhur merdivenlerine oturarak dinlendirmeyi planlıyoruz.
Meydan adını bölgede bulunan İspanyol Büyükelçiliği binasından alıyor. Merdivenler Trinita dei Monti Kilisesi’nin hemen önünden aşağı doğru uzanıyor. Her zamanki tablo burada da bizi buluyor. Etraf oldukça kalabalık ve Roma sıcağının yorgunu turistler kendilerini merdivenlere atmışlar. Biz de onlar gibi yapıyor ve kalabalığa karışıyoruz. Şimdi gerçekten yorgunluğumuzu daha da fazla hissediyoruz. Biraz dinlendikten sonra yavaş yavaş dikkatimizi çevremize vermeye başlıyoruz. Turistler merdivenlere oturmuş birbirinden değişik hallere girip fotoğraf çektiriyorlar. Hadi Kaya diyorum kalk fotoğraflarımı çekmeye başla. Kaya yorgun argın ve söylenerek fotoğraf makinesini eline alıyor. Bense birbirinden şımarık pozlarımı verip onu çileden çıkartıyorum. Merdivenler boylu boyunca pembe çiçeklerle süslenmiş. Göz alabildiğinde renkli ve parlak çiçekler adeta meydanı boyamış ve aşağıdan yukarıya doğru baktığınızda içinizi açan bir görüntü sizi teslim almış hissine kapılıyorsunuz. Merdivenlerin inşa yılı 1725 ve mimarı da Francesco de Sanctis. Kiliseden inip de aşağı doğru baktığınızda kelebek biçimli bu ilginç meydan nasıl bir zamanlar birbirinden ünlü sanatçılara ilham vermiş daha iyi anlıyorsunuz.
Muhtemelen İtalya’nın en ünlü ve pahalı markalarının olduğu dükkanlar işte bu meydanda bulunuyor. Vitrinler göz alabildiğince uzanıyor ve turist kalabalığını kendine çekmek için yarışa girmiş gibi sıralanıyor. Biraz dinlendikten sonra meydanın dar sokaklarına dalıyoruz ve biraz keşfimize devam ediyoruz.
Akşam yemeği saati yaklaşıyor ama Roma merkezde bir türlü istediğimiz türde bir restoran bulamıyoruz. Anladım ki biz Kaya ile bu konuda çok şanslı değiliz. Bir de tabi bir bilene danışmadan yola çıkınca bilmeden aklımızdan geçen şeyleri bulmakta sıkıntı yaşıyoruz. Öte yandan yemekten sonra bir de eve doğru yürüyüp iyice yorulmak yerine bir taksiye binip Prof. Bono’nun evinin oradaki turistik olmayan bir mekana gitmeyi tercih ediyoruz.
Roma’da Taksiye bindik
Hep derlerki Roma’da ne yaparsanız yapın ama asla taksiye binmeyin. Bu gerçeğin farkında olmakla birlikte artık bir adım daha atacak halimiz kalmadı ve ne olacaksa olsun deyip ilk geçen taksiyi durduruyoruz. Taksicimiz tam bir Romalı. Nereden geldiniz? Ne yapıyorsunuz? Roma’yı sevdiniz mi? gibi soruları ardı ardına sıralamaya başlamıştı. Artık Kuzey İtalya’da değiliz. Güneye indikçe iklim gibi insanlar da daha sıcak kanlı hale geliyor. Tanışma ve kaynaşma halleri Kuzey’den çok daha kısa sürüyor. Bir müddet sonra da dertler anlatılmaya, hayata dair kaygılar ve büyük şehrin verdiği stres hakkında cümleler kurulmaya başlanıyor. Taksicimiz Andrea Roma’da hatta İtalya’da yaşamaktan bıkmış ve iki hafta sonraya tamamen Roma’yı terketmek üzere kendine bilet almış. Güney Amerika’ya yerleşecekmiş. Orada kendine küçük bir bar almış hatta bir de ev tutmuş. Roma kaos, karmaşa, stres ve trafiğin başkenti, İtalya artık yaşanacak yer değil, ekonomi çöktü, Berlusconi desen ülkeyi batağa sürükledi ve kimse mutlu değil burada. Ben neyseki gidiyorum, ama ülkem adına da çok üzülüyorum diye dert yanan taksiciyle uzun uzadıya bir politika ve ekonomi söyleşisi yaptık. Biz de ona kendi ülkemizde yaşananlardan bahsettik. Bu güzel tanışıklık sonrası Andrea’ya  Roma’da taksiye binilmezmiş doğru mu? -diye sordum. Andrea gayet dürüstçe kesinlikle binilmez diye yanıt verdi. Hele seçtiğimiz saatte trafiğin oldukça yoğun olduğunu ve taksicilerin de mümkün olan en uzun yolları tercih ettiklerini söyledi. Neyseki Andrea bizi  mümkün olan en kısa yoldan gideceğimiz yere ulaştırdı. Umarım yeni hayatında mutlu olursun sana iyi yolculuklar dedik şoförümüze, o da bize Roma’da iyi eğlenceler diledi.
Akşam yemeğinde
Akşamın yorgunluğunu temiz ve vejeteryan menüsü olan bir restoranda attık. Kocaman bir tabak ve birbirinden iç açıcı sebzeleri harika lezzettli zeytinyağına buladık. Bir de güzel bir makarna tabağı söyledik. Bu yorgunluğun üzerine diyet bir şeylerler yemek elbette Kaya’nın da aklından geçen en son şey bile değildi. Bir de ne dersin birer prosecco içelim mi? -diye sorduk birbirimize. Günün en huzurlu anları işte o yediğimiz yemekte geçirdiğimiz anlardı.
Yemek sonrası Kaya beni eve bırakıp oteline geçti. Prof. Salvatore Bono mutfaktaydı. Birlikte günün bir değerlendirmesini yaptık ve uzun uzun Roma hakkında konuştuk. Ardından konu biraz daha kendi alanımıza doğru kaydı. İki tarihçi olarak hocanın çalışma odasında benim Venedik arşivindeki çalışmalarım ve hocanın son çıkacak kitabı hakkında konuştuk. Hocadan işime yarayacak tavsiyeleri aldıktan sonra izin isteyip odama çekildim. Güzel ama bir o kadar da yorucu bir günü böylece tamamlamış oldum. Güzel bir uykuya dalmadan önce Davide’ye uzun uzun gün içinde ne yaptığımı ve gördüğüm yerleri anlattım. Davide ise gördüğüm yerler hakkında bildiği ilginç şeyleri benimle paylaştı. Uzaklardan gelen sakin ses tonu beni biraz daha uykuya sürükledi bu nedenle birbirimize iyi geceler dileyip telefonu kapattık. Uzun ve yorucu günün gecesi de oldukça uzun ve karmaşık rüyaları peşi sıra getirdi. Rüyamda ablalarımı Roma’da gün boyu yürüdüğüm yollarda gezdiriyor, ama bütün yolları birbirine karıştırıyordum. Haritadan bir türlü gideceğimiz yolu bulamıyor öte yandan şiddetle yağan yağmurdan kaçmaya çalışıyorduk. Sonra saatlerce dolaşıp yoruluyor ve kendimizi benim evimde Venedik’te buluyorduk.

Vatikan başka bir ülke mi?

Vatikan başka bir ülke mi?              
Roma’da 2. Gün
Yol yorgunluğu sonrası uzun yürüyüşün yorgunluğu ile eve döner dönmez kendimi uykuya teslim ettim. Zira ertesi gün için bizi oldukça uzun ve de daha yorucu bir program bekliyordu. Yatmadan önce güneşlikleri de bilhassa açık bıraktım. Tamamen karanlık bir odada erken kalkmak gerektiğinde sabah olup olmadığını anlamak kolay olmuyor. İtalyanlar genellikle uyku esnasında tamamen karanlık bir ortamı tercih ediyorlar, bense akşam ışığının odayı aydınlatmasını tercih ediyorum.

Günün İlk Saatleri
Sabah saat 06.45’te uyandım. Onca yorgunluğa rağmen bekleyenim Roma şehri olunca bedenim bana hiç kapris yapmadı. Kahvaltı sofrası ben kalktığımda çoktan hazır bir şekilde beni bekliyordu. Anlaşılan o ki Profesör Bono benden de erkenciydi. Kahvaltı sofrasında hoca ile akşam gördüğümüz yerler hakkında konuştuk. Bugün hoca bütün bir gün evde kalıp kitabı üzerine çalışacaktı biz ise ülke değiştirip Vatikan’a gidecektik. Bu nedenle kahvaltı sonrası hocayı o çalışma odasındayken uğurlayıp Kaya ile buluşmak üzere yola çıktım. Kaya beni adını hatırlayamadığı meydanda bekliyordu. (Piazza Verbano) Hava hafif kapalıydı,  ancak Roma sıcağına denk gelmekten daha iyi olduğu için bizim için endişe edilecek bir durum yoktu.

Yürüyüşe devam
Salvatore Bono’nun evinin bulunduğu bölge Roma’nın oldukça zengin ve güzel bir muhitiydi. Bunu binalardan, çevre düzeninden, sokakta yürüyenlerden, civardaki kafelerden çok rahat anlayabiliyorduk. Merkeze kadar yine yürümek niyetindeydim. Hatta o enerjiyle Vatikan’a kadar bile yürüyebilirdim. Kaya’yı en azından tren istasyonu “Termine”ye kadar yürümek için ikna ettim. Termineden ise Vatikan’a giden otobüse binecektik. Ancak öncesinde bir kafede birer kahve içmeyi tercih ettik. Elimizde harita ile çıktığımız uzun yürüyüşün sonunda bizi Vatikan’a götürecek otobüse varmıştık. Oraya varır varmaz da bir gün önce “la fontana di Trevi’de” (Âşıklar Çeşmesi) olduğu gibi yoğun bir turist akını ile karşılaştık.

Vatikan ve San Pietro
Vatikan’da ilk uğrak yerimiz elbette Piazza San Pietro oldu. (Aziz Petrus Meydanı) İki yarım aydan oluşan meydanın bitiminde Basilica di San Pietro yer alıyor. Vatikan’ın başlangıç öyküsü de işte Hazreti İsa’nın havarilerinden biri olan bu Aziz Petrus’a dayandırılıyor. Hıristiyanların inanışına göre Petrus Roma İmparatoru Nero tarafında MS 64 yılındaki Büyük Roma Yangını'ndan sorumlu tutularak çarmıha gerilerek öldürülür. Aziz Petrus'un İsa adına kilise kurumunu başlattığı, ilk piskopos olduğu ve Papalık kurumunun temelini attığı kabul görür. Şimdiki kilisenin yerinde bir zamanlar antik bir kilise bulunmaktaymış; kilisenin altında ise Aziz Petrus’un kemiklerinin olduğu bir mezar. Antik kilise yıkılmış yerine bu kilise yapılmış. Kilisenin en tepesine çıkıp hem bütün şehri hem de Vatikan’ı gökyüzünden seyretme imkânı var. 6 Euro olan biletlerden edinmek asansörsüz bir şekilde 550 basamağı yürüyerek en tepeye ulaşmanızı sağlıyor. Asansörü tercih edenlere bilet fiyatı biraz daha yüksek oluyor. Ama oraya kadar gelip de Vatikan’ın merdivenlerini tek tek tırmandım demek için elbette asansörü tercih edemezdim. Kaya’yı bu konuda ikna etmenin imkânsız olduğunu bildiğim için yine psikolojik baskı ile onu merdivenlere doğru yönelttim.

Bazilikanın basamaklarını çıkarken
Basamaklar bitmek bilmiyordu. Upuzun bir kuyruğun en arkasındaydık. Daracık yerlerden yukarı doğru adım adım ilerliyorduk. Manzara seyrede seyrede çıkarız ne de olsa diyordum; ancak penceresi bile olmayan daracık koridor manzarası pek iç açıcı değildi. Çok ağır adım atıyorduk ve hem önümüz hem arkamız doluydu. Bir ara bütün klostrofobi etkileri göstermeye başladım. Ancak kendime sürekli sakin ol elbet çıkacaksın buradan en tepeye ulaşınca eşsiz bir manzara göreceksin diyordum. Kaya ise terlemiş bir yandan bir an önce yukarı çıkma telaşındaydı. 550 basamağı tamamlayıp en tepeye yani “Cupola di Michelangelo”ya çıktığımızda ise bizi gerçekten bu sıkıntıya değecek bir manzara bekliyordu.

Roma ayaklarımızın altında
Roma gerçekten güzel çok ama çok güzel bir şehir! Başkent Roma, şehri boylu boyunca iki parçaya ayıran Tevere Nehri ve üzerindeki köprüleri, birbirinden güzel ve hepsi birbirinden farklı meydanları, geniş ve upuzun caddeleri, sayısız kiliseleri ve elbette birbirinden güzel bahçeleri ile tadına doyum olmaz bir manzaraya sahip. Ancak Vatikan’ın tepesinde insan kalabalığı içerinde meydanı saatlerce hatta dakikalarca seyre dalmak çok da mümkün değil.

San Pietro Bazilikasının içi
İç kısımda ise kiliseyi en tepeden izleme imkânınız var. Basilica di San Pietro oldukça güzel ve gösterişli, hatta neredeyse yeni yapılmış gibi; ama nedense mimarî yapı beni çok da etkilemedi, Kaya da bu konuda benim gibi düşünüyordu. Kilisenin muhtemelen en çok ilgi çeken kısmı büyük üstad Michelangelo’nun yaptığı la Pietà. Michelangelo bu eseri 1499-1500 yılları arasında yapmış. Üniversitedeki Sanat tarihi derslerinden hatırladığım bu heykelde Meryem’in kucağında boylu boyunca uzanmış yatmakta olan İsa bulunmakta, öykü ise İsa’nın çarmıhtan indirildikten sonraki ana ait. Büyük üstadın kilisenin içindeki ikinci ve belki de ilkinden daha ünlü olan eseri ise “Mosè” yani Musa’dır. Michelangelo’nun Vatikan’ın oldukça önemsediği ve sevdiği bir sanatçı olduğu etrafınıza dikkatli baktığınızda hemen gözünüze çarpan bir gerçeklik oluyor.

Vatikan’a dair
Vatikan, çevresi yüksek duvarlarla örülü minicik bir yönetim birimi ve bütün dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir ülke. Vatikan’ı koruyan özel muhafızlar var; bir nevi Vatikan’a özel minik bir ordu bu. İşin ilginci bu ordunun mensupları İtalyan değil İsviçre vatandaşı. Yanlarından geçerken dikkat ederseniz kendi aralarında Almanca konuştuklarına şahit olursunuz. Davide’ye bu durumun İtalyanların tepkisine neden olup olmadığını sordum. Ancak bana aksine İtalyanların bununla eğlendiğini ve genellikle espri konusu yaptıklarını söyledi. Muhafızların kostümleri de oldukça ilginç Vatikan’da hala soluğunu duyar gibi olduğum Michelangelo’nun çizimini yapmış olduğu bu kostümlerin tasarımı beş yüz yıldır hiç değiştirilmemiş. Anlaşılan o ki geleneklerine sıkı sıkıya başlı kalmak hatta bundan ödün vermemek gibi bir duruş sergiliyor bu minicik Vatikan ülkesi.
Sadece kiliseyi görmek, merdivenlerini tırmanmak ve şehri yukarıdan izlemek tahminimizden çok daha fazla zamanımızı almıştı. Görmemiz gereken bir de Vatikan Müzesi vardı. Yine bir Michelangelo klasiği olan Sistine Şapeli’ni ve Rafaello’nun çizimlerinin olduğu o odaları görmeden gitmek olmazdı elbette. Ancak çok acıkmıştık ve yakınlarda bir yerde bir restoran, trattoria ya da pizzeria bulup bir şeyler yiyip müzeye gitmek istiyorduk.
Vatikan’a gideceklere altın öğütler listesi yapmak gerek belki de: Birincisi kiliseyi meşhur merdivenleri de dâhil gezmeyi tasarlıyorsanız yanınıza muhakkak yiyecek bir şeyler alın ve asla Vatikan civarındaki yerlerden yemek yemeyin. Biz elbette bu anlamda tedbirli davranmadık ve gözümüze çarpan yerlerden birine oturup birer tabak makarna ve salata siparişi verdik. Yediğimiz en lezzetsiz şeylere bir de normalin üç katı ödeyip kalktık. Sırada Vatikan Müzesi vardı. Ancak tedbirsiz davranıp saate bakmadığımız için müzenin kaçta kapandığını bilmiyorduk. Saat 16.10’du ve müzeye girişler 16.00’da kapanıyordu. Ne Kaya ne de benim için çok sevimli gelmeyen Vatikan’a mecburen başka bir gün gelmek üzere oradan ayrıldık.

La Mole di Castel Sant’Angelo
Vatikan’dan çıkıp Sant’Angelo Kalesi’ne doğru yürümeye başladık. Tevere Nehri’nin sağında, Sant’Angelo Köprüsü’nün hemen önünde bulunan kalede de elbette yine bitmeyen bir kuyruk bizi bekliyordu. Roma İmparatoru Adriano’nun kendisine mezar yeri olarak seçtiği ve yapılması emrini verdiği kale bütün heybetiyle Vatikan’dan sonra şehrin kuzeybatısında uzanıyor. Milattan sonra 125 yılında yapımına başlanan ve 139’da tamamlanan kale 1447’den 1527’ye kadar ikinci bir inşaat görmüş. Roma İmparatoru Adriano ve eşi Sabina’nın mezarları, diğer bir Roma İmparatoru olan Antonino Pio ve eşi Faustina üç çocuğuyla, Lucio Elio Cesare ve İmparator Marco Aurelio gibi önemli tarihsel kişiliklerin de mezarları burada bulunuyor. Roma’ya gidenler Vatikan’a giderken ya da oradan dönerken mutlaka bu kalenin önünden geçecekler tıpkı bizim yaptığımız gibi.

İşçi Bayramı'nda Roma'daydım!

İşçi Bayramı'nda Roma'daydım!              
Roma Günleri 1: Roma’ya gidiyorum
Minik kuzey şehirlerine alışmışım elimde harita herhangi bir vasıtaya gerek duymadan yürüyerek yeni yerler keşfetmenin keyfini sürüyorum. Ancak bu sefer işim çok zor. Kuzey’den daha aşağılara iniyorum. Başkent Roma bir haftalığına onu keşfetmem için beni bekliyor. Geçen sene Zürih’te bir kongrede tanıştığım İtalyan Profesör Salvatore Bono ile sık sık yazışıyoruz. Senenin bir bölümünü Avusturya’da bir bölümünü Roma’da geçiren hoca havalar çok ısınmadan Roma’yı görmemi tavsiye etti. Hatta bununla da kalmadı beni misafir olarak ağırlamaktan memnun olacağını söyledi. Elbette bu güzel daveti kaçırmak olmazdı. Hocaya büyük bir memnuniyetle kendisini Roma’da ziyaret edeceğimi söyledim.
Roma herkesin malumu yazları oldukça sıcak olan iklimiyle bilinir. O nedenle turistler cehennem sıcaklarına kalmadan rahatça şehri gezebilmek için bahar aylarında Roma’nın yolunu tutarlar. Ben de onlar gibi yaptım ve tam da işçi bayramı olan 1 Mayıs’ta yola çıkmaya karar verdim. Bir hafta boyunca şehri keşfetmek elbette çok güzel olacaktı; ancak bu süre boyunca da sürekli yalnız olma fikri gözüme çok sevimli görünmüyordu. Davide çalıştığı için bana eşlik edemeyecekti. Bu nedenle ben de yakın arkadaşım Kaya’ya Roma’ya benimle gelip gelemeyeceğini sormaya karar verdim. Hem Kaya Roma’yı benden daha iyi biliyor. Tecrübeli biri her zaman için işleri daha kolay hale getirecekti. Kaya da hem yeniden Roma’yı görmek hem de beni yalnız göndermemek için teklifimi kabul etti.
Roma tatili öncesi bir hafta boyunca yine yollardaydım. Bologna, Floransa, Pisa, Siena, San Gimignano, Venedik ve Verona’yı arşınladık. Oldukça yorucu ve stresli bir hafta sonrası kısık bir sesle ve sadece bir günlük dinlenmenin ardından yeniden valiz hazırlığı ve tren istasyonuna doğru evimden yarım saatlik bir yürüyüşün ardından Kaya ile bizi Roma’ya götürecek trenimize geçtik.

Kaya ile trende
Kaya ile yolculuk yapmak demek yol boyunca sürekli didişmek demektir. İlk münakaşa tren biletlerinden dolayı çıktı. Ben ekonomik bir yolculuk yapmak taraftarıydım. Haliyle altı saatlik ekonomik tren biletleri aldım. Kaya ise konforlu ve hızlı trenlere benim ödediğimin üç katını vermek taraftarıydı. Neticede iki kişi arasında demokrasi olmayacağına kanaat getirip baskı rejimiyle Kaya’yı uzun yolculuğa zorla dahil ettim. Hatta öncesinde iyice gözünü korkuttum. Trende belirli yerlerimiz olmadığını, ucuz trenlerin çok kötü koktuğunu, ineklerle, eşeklerle bile trene binilebildiğini söyledim. Elbette durum benim ona aksettiğim gibi değildi. Bologna, Floransa ve Roma arasında bir türlü bitmek bilmeyen tünellerden geçerken kulaklarımızda meydana gelen baskının verdiği rahatsızlık dışında oldukça rahat ve de sakin ama birazcık uzun bir yolculuğun ardından Roma’ya ulaştık.
Yolculuk 1 Mayıs’a denk gelince elbette aklımız Türkiye’den gelecek haberlerde kalmıştı. Bu nedenle yol boyu internetten İstanbul’daki 1 Mayıs gösterilerini takip ettik. Öte yandan Kaya eyleme katılan ailesi ve arkadaşlarından gelecek haberler için elinden telefonu düşürmüyordu. Hepimiz için 1 Mayıs meydanı diye bilinen Taksim’e girişler yasaktı. Ancak bu yasağa karşı tepkili olanlar meydana girmek için uğraş veriyorlardı. 17 yaşında bir kızın polis darbesiyle yaralanıp hastaneye kaldırıldığı haberini aldık. Gaz bombaları ve birebir çatışma hali kısacası İstanbul tam anlamıyla kaos halindeydi. Canımız sıkıldı. Bir yandan Roma’ya doğru giden trende olma sevinci, öte yandan İstanbul’da olamamanın verdiği hüzün hali...
Bundan dört yıl önce yaşadım hayatımın en sakin 1 Mayıs’ını. Venedik’te Giardini’de 30-40 kadar genç müzik eşliğinde aperatif bir şeyler içiyorlardı. Özel bir parti olduğunu düşünmüştüm; ancak yanlarından geçerken astıkları afişlerden bunun bir 1 Mayıs kutlaması olduğunu anlamıştım. O göstericiler arasında Venedik’te 1 Mayıs’ı kutladım. Etrafta tek bir polis dahi yoktu elbette. Şimdi ise Roma’ya gidiyoruz ve 1 Mayıs’ta Roma’da neler yapılır bilmemiz gerekiyor.

Roma’da 1 Mayıs kutlamaları
Roma tren istasyonu “Termine”den çıktıktan sonra Santa Maria Maggiore Kilisesine doğru yürüyüp oradan da San Giovanni in Laterano Meydanı’na gitmek gerekiyor. Çünkü Roma’da her sene 1 Mayıs’tan dolayı o meydanda konser düzenleniyor. Roma belediyesi vatandaşının konser alanına rahat gidebilmesi için akşam dörtten sonraki bütün otobüsleri bedava yapmış. Bu uygulamanın dörtten sonra olmasının sebebi ise öncesinde bütün çalışanlara tatil olan bu günün otobüs şoförleri için de tatil günü olmasıydı.

Roma’da otel arama macerası ve korkulu dolu anlarımız
Bu bizim için elbette çok da iyi bir haber değildi. Ben Profesör Salvatore Bono’nun evine geçecektim ve yakınlarda da Kaya’ya bir otel bakacaktık. Profesörün evine gidişimiz bu nedenle ertelenince öncelikle Kaya’ya uygun bir otel bakmaya karar verdik. Mademki hocanın evine yakın bir yerden otel bakamayacaktık o halde en iyisi istasyona yakın bir otel bulmaktı. Turizm ofisleri normalde böylesi durumlar için oldukça yardımcı olurlar. Ancak gittiğimiz turizm ofisinde üzerindeki yaka kartından anladığımız kadarıyla o ofiste çalıştığına kanaat getirdiğimiz bir beyefendi bizi istasyona yakın ve uygun fiyatlı bir otele yönlendirdi. Harita üzerinde de otelin yerini tarif etti.
Elimizde harita otel ararken daha biz soru sormadan bir başkası yanımıza gelip otel arayanların biz olup olmadığımızı sordu. Meğer bizden önce haberimiz otele ulaşmıştı. Oldukça eski bir binanın bir o kadar eski kapısından geçip üst kata doğru bu beyefendiyi takip ettik. Güven vermeyen bir hali vardı; ama bir gidelim bakalım ne olacak düşüncesindeydik. Otel diye bahsedilen eski ve köhne eve girer girmez son derece rahatsız edici bir kokunun etkisi altına girdik. Derken giyiminden otelcilikle hiç alakası olmayan bir bayan yanımıza elinde faturasıyla gelip oda karşılığı hemen peşin para istedi. Bayanın yanında bizi birinci kata çıkaran bey de vardı ve sonra bir başkası daha yanlarına geldi. Elbette otel bir gece değil bir dakika kalmak için dahi bize güven vermemişti. Ancak elimizde valizler birinci kata kadar çıkıp o ıssız mekanda tanımadığımız bu üç yabancı –üstelik üçü de İtalyan değildi- ile olmak çok da insana güven veren bir durum değildi. Hızlı hareket etmemiz gerekiyordu. Bu nedenle bana telefon geldiğini ve öncelikle benim kalacağım mekana gitmemiz gerektiğini ve oraya daha sonra döneceğimizi söyledim. Oda için yine de ödeme yapmadan bizi göndermek istemiyorlardı anlaşılan; ama biz elimizde valizler koşar adım daha sonra görüşürüz deyip iniş merdivenlerine yönelmiştik bile. Kapıdan kendimizi dışarı attığımız zaman bu üç kişinin de hızla arkamızdan indiğini görüyorduk. O nedenle mümkün olan en hızlı adımlarla oradan uzaklaşmaya çalışıyorduk. Ana caddeye kadar ürkek ama hızlı adımlar attıktan sonra kendimizi bambaşka bir sokakta bulduk. Roma daha ilk baştan bende İstanbul’a gelmiş gibi bir etki yapmıştı. Anlaşılan büyük şehirde bilmeden bir iş yapmamak gerekiyordu. Roma’ya yaşayan bir arkadaşıma profesörün evinin adresini verip yakınlarda Kaya için bir otel bulmasını rica ettik. Kısa bir süre içinde otel bulundu ve saat dördü geçtikten sonra da otobüsümüze binip profesörün evine gittik. Kaya beni eve bırakıp hoca ile de ayaküstü tanıştıktan sonra oteline geçti.

Profesör Bono’nun Evi
Profesör Bono bütün hayatını akademik çalışmalarına adamış büyük bir hoca. Artık kitapları Türkiye’de de okunuyor. Bilhassa 16. Yüzyılda Akdeniz’de gerçekleşen korsanlık faaliyetleri hakkında yazdıkları bir çok araştırmacının referans olarak gösterdiği bir hoca haline gelmesini sağladı. Elbette hocanın misafiri olmak benim için oldukça anlamlıydı. 6 odalı evinin en şirin odası benim için hazırlanmıştı. Bana ait bir de banyom vardı. Benim odam da dahil evin bütün odaları hocanın kitaplarıyla doluydu. Raflar düzenli bir sıra ile yerleştirilmişti. Kendi araştırma sahası ile ilgili Türkçe kitapların sayısı da azımsanacak gibi değildi. Bir de tabi gezip gördüğü yerden de ona kalan hatıralar odamdaki Türk işi bakır sürahi gibi... Hoca masamın üzerine farklı boyutlarda bir çok Roma haritası hazırlamıştı ve bazılarına da muhakkak görmem gereken yerler diye notlar almıştı benim için. Bir hafta boyunca istediğim gibi yapmakta serbesttim. Arkadaşınla istediğin gibi gezebilirsin, uzun uzun şehri keşfedin istersen birkaç kez de birlikte çıkarız dedi hoca. Elbette ki bir hafta boyunca hocayı esir almak istemiyordum. Hele ki bitirmek üzere olduğu son kitabı üzerinde yoğun bir şekilde çalışırken.

Roma’yı ilk keşif
Akşam üstü yağmur atıştırmaya başladı. Hoca çalışmasına devam etmek üzere odasına çekildi. Bense Kaya ile şehri keşfetmek üzere yola koyuldum. Gitmeden önce bir de evin anahtarlarını almam gerekiyordu. İstediğim saatte gelmekte özgürdüm. Sadece hoca akşam 23.00 civarı uyuduğu için yanıma anahtar vermem gerekiyordu. Kapı nasıl açılır kapanır, kaç kere kilitlenir, dışarının kapısı nasıl açılır öğrendikten sonra elimde harita yola çıktım. Kaya ile bir hafta boyunca adını hep unuttuğumuz “Piazza Verbano”da buluştuk. Meydanın bu hiç de zor olmayan adı nedenle bir hafta boyunca hafızamızda yer edinemedi. Roma tatili için spor salonunda harcadığım o uzun zaman dilimlerinden feragat ettiğim için açığı çok yürüyerek gidermem gerekiyordu. Kaya şuradan bir taksiye binelim, hadi gel metroya atlayalım, otobüs geçiyor galiba dur binelim dedikçe yok Kayacım yürüyelim tıpış tıpış diyordum. Haliyle iki kişi arasında demokrasi olmuyordu ve sözünü dinleten taraf da genellikle ben oluyordum. Zaten hiç bir zorluğu yoktu. Muhtemelen on-on beş dakika içinde merkeze varmış olacaktık. Piazza Verbano’dan Via Sabino’ya oradan Via Po’ya sonra Via Salaria’ya ardından Via Piave ve son olarak Via XX Settembre’ye varmış olacaktık. Çok da zor değildi. Hem İtalyan şehirlerinde yürümek kadar kolayı da yoktu.
Fontana di Trevi
1,5 saatlik bir yürüyüşün ardından merkeze doğru vardığımızda Kaya’nın ben sana demiştim ama ah Serap ah söz dinlemezsin ki ile başlayan cümlelerine muzip bir gülümsemeyle yanıt verip bir yandan da hadi bırak gevezeliği çeşmeye gidelim çeşmeye diye tutturmuştum. İlk gün için gidilecek en uygun yer olarak “Fontano di Trevi”yi seçmiştik yani “Âşıklar Çeşmesi”ni tabii ki klasikleşen demokratik olmayan yöntemimizle. Roma denilince akla gelen belli başlı yerlerden biri işte bu çeşmedir. Günün her saati turist akınına uğrayan çeşme artık gelenek olmuşçasına ziyaretçilerinin attıkları paralarla dolup taşıyor. Çünkü rivayete göre bu çeşmeye para atanın muhakkak bir gün tekrar Roma’ya geleceğine inanılıyor. Bende elimdeki bozuklukları kendim, ailem, Davide ve arkadaşlarımın adlarını tek tek söyleyerek çeşmeye attım. En yüksek sesle söylediğim isim ise bunu yapmamı benden yıllar önce talep eden Rümaysa idi. Umarım sihirli çeşme onu da Roma’ya getirir bir gün.
Çeşme çok güzel hangi döneme ait diye acaba diye düşünüp internetten aradığımızda Michelangelo ismi ile karşılaştık. Kafalarda soru işaretleri bırakan bu bilgiyi Davide’ye sormam gerekiyordu. Davide fiziken yanımda olup rehberlik yapamasa da bana telefonda uzun uzun çeşmenin tarihçesini anlattı. 1732’de başlayan inşaatı 1751’de biten çeşmenin dolayısıyla büyük üstad Michelangelo’ya ait olmasına imkan yoktu. Eserin sahibi ise Nicola Salvi idi. Çeşmenin karşısına geçip şöyle uzun uzun tadını çıkartmak elbette mümkün değildi. Hava yağmurlu olmasına rağmen çeşmenin etrafı turistlerden geçilmiyordu. O nedenle çeşmeden ayrılıp Roma’ya yaşayan gazeteci arkadaşımız Gülşah Çeliker ile buluşmak üzere turistlerin dolaştıkları bölgelerden uzaklaşıp şehirde yaşayanların mekanlarına doğru yola çıkıyoruz. Gülşah bizi Via Cavour ile Via dei Serpenti’nin kesiştiği noktada Monti’de bekliyordu. Monti oldukça şirin ve turist gürültüsünden uzakta şehrin tadını çıkartmak için oldukça güzel bir yer. Orada bir bara oturup birkaç saat tarih sohbeti yapmak üçümüz için de oldukça keyifliydi. Dönüş yolu için elbette bir vasıta bulmak çok mümkün değildi. O nedenle Kaya yürüyüş yolunda benimle didişmedi. Yağmur hızını arttırdığı için dönüş yolunu haritadan takip etmek zorlaşmıştı. Bu nedenle telefondan navigasyon yardımı ile geri dönüşü mümkün olan en kısa şekilde yaptık.
Roma’da sokak, yol, cadde ve meydan isimleri o kadar düzenli yerleştirilmiş ki elinizde harita yürürken kaybolmak neredeyse imkansız hale geliyor. Uzun caddelerin sonunda her biri birbirinden güzel ve eğlenceli meydanlar sizi adeta kucaklıyor. Çoğu meydan trafiğe kapalı olduğu için yayalar için buralar gerçekten nefes alma mekanlarına dönüşüyor. Her meydanın birbirinden güzel kiliseleri var. Roma eşsiz yapıları ve sayılarının 500’ün üzerinde olduğu söylenen kiliseleri ile İtalya’da bu anlamda en önde gelmekte.

İlk gün izlenimleri
  • İlk gün için toplam dört saat boyunca aralıksız yürüdük ve şehrin birkaç noktasında bulunma imkanı elde ettik.
  • Roma’ya haddinden fazla araba var ve şehrin oldukça yoğun gergin bir trafiği var.
  • Turizm konusunda oldukça önde ama her yıl haddinden fazla sayıda turisti ağırladığı için tarihsel mekanları huzurla uzun uzun gezme imkanı bulmak çok mümkün değil.
  • Bahar mevsimi yağışlı olup soğuk olmadığı için şehrin yürüyüş yapmaya oldukça elverişli bir havası var.
  • Merkezde gece hayatı oldukça renkli; ancak merkezden uzaklaştıkça yollar oldukça tenhalaşıyor.

27 Şubat 2016 Cumartesi

Güvenli bir sığınaktayım

Güvenli bir sığınaktayım              
(San Francesco del Deserto-5)
Venedik lagünü içinde bir noktada Tanrı'ya ait bir yerdeyim. Onun evindeyim. Anlamı ve derinliği olan, tarihi kapladığı alandan çok daha büyük bir adadayım. Temiz ve nezih bir ortamdayım. Buranın mavisi ve yeşili, sessizlik ile birleşmiş. Rahibin sözleri geliyor aklıma: "Tanrıyı aramak için uzaklara gitmeye ihtiyacın yok. O senin içinde, sen ondan bir parçasın." Rüya gibi bir yer burası.

Sadelik
Kiliselerinin neden bu kadar sade olduklarını soruyorum rahip Roberto'ya. Bu geleneğin eskiden beri var olduğunu söylüyor. Aziz Francesco'nun yolundan gidenler onun yaşam tarzını da benimseyenler olmuş belli ki. Fakat bir dönem bu kiliseler de çok şatafatlıymış ve uzun süre de öyle kalmışlar. Napolyon Venedik'i işgal ettiğinde Fransızlar bu adaya da el koymuşlar ve rahiplerin dediğine göre kilise epeyce hırpalanmış. Ancak sonra yeniden restorasyondan geçmiş. 70'li yıllarda ise buranın tıpkı yüzyıllar önceki hali neyse öyle olmasına karar vermişler. Kilise şatafattan, süsten arındırılmış.

Manastırın duvarları sade krem beyaz renginde ve çok az tablo asılmış, haçları ise hep tahta işleme seçilmiş. Sadelik eşyalarda da oldukça hâkim. Neredeyse tüm mekânı bütünleyen tek materyal tahta olmuş. Bu sadelik ortamı ayrıca hoş kılıyor ve bence meditasyonu da bu sade ortam daha imkânlı kılıyor. Meditasyona yardımcı olan başka bir şey ise ortamı yabancılamamakmış. İbadet anında ne gerekiyorsa bir görev gibi yaptım. Burada olmayı ben seçtim. Beni aralarına kabul ettikleri için onlara saygı duyuyorum.

Adayı sevdim
Adayı çok sevdim. Ada bana güzel bir dinginlik verdi. Burayı unutmak istemiyorum. Fotoğraflar çekiyorum bol bol. Ayrıntıları yakalamak istiyorum. İlerisi için birer anı kalsın istiyorum bana. Bir yandan da düşünüyorum. Bu yaşıma kadar olan sürecimde dine ne kadar yakınlaşabildim bunun sorgulamasını yapıyorum.

Bahçelerinde sebze yetiştiriyorlar
Rahiplerin sebze yetiştirdikleri özel bahçelerini de gezdim. Tavukları, kedileri ve köpeklerini gördüm. Yemeklerde kullandıkları sebzelerin bahçede benzerlerini görünce gülümsedim. Kurak mevsimlerde sebzelerin nasıl yandığını anlattılar. Oldukça ilginç bir durum aslında; Toprağın yarım metreden fazlası tatlı ve verimli kısmı ve sebzeler bu kısımda yetiştiriliyor. Daha alt katmanlarda ise tuzlu kısım var. Yağmur yağmadığı zamanlarda bitkiler kökleri vasıtasıyla yer altından tuzlu su çekiyorlar. Tatlı su ile tuzlu su normal bir düzende bitkinin sağlıklı ve lezzetli olmasını sağlıyor; ama tatlı sudan mahrum kalan bitki tuzlu suyu çok fazla çektiğinde yanıyor. Rahipler de haliyle bu ziyan olan mahsulleri için üzülüyorlar. Bu adanın çok yakınındaki Sant'Erasmo adasında da aynı sorunun dönem dönem yaşandığını duymuştum.

San Francesco del Deserto adasında yaşam
Günlük rutin içinde oldukça önemli bir yer kaplayan dini ritüeller elbette belirli bir hayat ritmi belirliyor. Sonsuz sükûnetin merkezinde gibi hissediyorsunuz kendinizi. Kendine güven duymak, başkasına güven duymak oldukça normal ve olağan bir durum. Kaldığımız odaların kilitleri yok. Ancak ben orada olduğum müddet boyunca kimse odama girmedi. Eşyalarımı odama bırakırken aklımdan hiçbir şey geçmedi. Kendimi tamamen güvende hissettiğim bir yerde bulunmak bana çok iyi geldi. Yıllar önce Drama kursuna giderken bir oyun öğrenmiştim "güvenoyunu". Çevrenizdekiler bir çember oluşturuyor ve siz çemberin ortasındasınız. Gözleriniz kapalı bir şekilde kendinizi bırakıyorsunuz. Etrafınızdaki insanlar sizin onlara güven duymanız karşılığında sizi kuvvetlice tutuyorlar. Düşmeyeceğinizi bilmek ve kendinizi kayıtsızca sizi tutacak ellere bırakmanız gerekiyor. Bu öyle düşünüldüğü kadar kolay görünen bir etkinlik değil aslında.

Burada misafirsiniz
Adada rahiplerin misafirisiniz. Burası bir otel değil. Geceliği karşılığında belli bir ücret ödemiyorsunuz. Bağış yapmak isterseniz bir posta kutusu var. Oraya ne kadar isterseniz bırakıyorsunuz. Bu noktada kimse sizinle değil. Karar tamamen size ait oluyor.

Serap'ın kendini ziyareti


Serap'ın kendini ziyareti              
(San Francesco del Deserto-4)
06.15: Alarmın sesi ile daha güneş uyanmadan ben uyanıyorum. Karanlığı savmak için ışığı açıyorum. 06.45’te kilisede olmamız gerekiyor. O nedenle hazırlanmalıyım. Yanıma mümkün olduğunca rahat kıyafetler almıştım. Neticede zihninizi dinlendirmek istiyorsanız bedeninizin zihninize yardım etmesi gerekiyor. Giyindikten sonra güne kendimi iyi hazırlanmanın başka bir koşulu olan temizlik ve bakımımı yapmalıyım. Nereye gidersem gideyim, nerde olursam olayım cildime ihtiyacı olan bakımı yapmazsam psikolojik olarak kendimi iyi hissedemiyorum. Uykudan 20 dakikalık fedakârlık biliyorum ki bana bütün bir günü kazandırıyor.

Güne başlangıç
Gloria ile koşar adım gidiyoruz kiliseye. 1,5 dakika geç kaldık. Fakat San Francesco del Deserto’nun rahipleri ne de dakiklermiş. Tam saatinde duaya başlamışlar. Kendimizi birazcık suçlu hissedip hemen kitaplarımızı alıp sessizce yerimize oturuyoruz ve biz de dualara katılıyoruz.

Alışıyorum
Nasıl davranmam gerektiğini az çok öğrendim ve ortamı yabancılamadığım için kendimi tebrik ediyorum. Dua saatinin ardından kiliseden çıkıp hep birlikte kahvaltı için salona geçiyoruz. Akşam kiliseden çıkarken kapıyı açmayı beceremeyip birazcık gürültü yapmıştık. Dua ederken onları rahatsız ettiğimiz için özür diliyoruz. Rahiplerden en şakacı olanı; “Evet beni de uykumdan uyandırdınız diyor”. Ev yapımı reçeli illaki yememizi istiyor rahipler. Siz gençsiniz, iyi beslenmeniz gerekir diyorlar. Kahvaltı sırasında Gloria da dâhil herkes bana kendimi nasıl hissettiğimi soruyor. “Çok garip değil mi? Çok sıkılmadın umarım? Kim bilir bütün bu ritüeller ne kadar tuhaf geliyordur sana? Hoşuna gitti mi?” Sorular birbiri ardına geliyor. Onların meraklarını cevaplarımla gidermeye çalışıyorum; ama aslında içimde çok da öyle bir konuşma isteği bulamıyorum. Ben orada yeni bir dünyayı kısa bir süreliğine dâhil olmak, kendime bilmediğim şeyler katmak ve bedenen dinlenmek için geldim. Kimseye hiçbir şey anlatmak istemiyorum ve kendimi ispatlamak çabasına girmek yerine gözlerimi kapatıp, sessizliğimle baş başa kalıp dua etmek istiyorum.

Bahçelerdeyim
Kahvaltı sonrasında erken kalkmanın verdiği halsizlikten kurtulmak ve yarım saatliğine dinlenmek için odama çekiliyorum. Dinlendikten sonra da soğuk havaya aldırış etmeden San Francesco del Deserto’nun o dillere destan güzellikteki bahçelerinde yürüyebilmek için sıkıca giyiniyorum. Katılımcılardan bazıları oturup sıcak bir şeyler içmeyi ve konuşmayı tercih ediyorlar. Bazıları ise birlikte yürümek ve konuşmak istiyorlar. Ben ise bu anı tamamen kendime ayırmak ve içsel yolculuğuma devam etmek istiyorum.

Meditasyonla Geçmişe ve Geleceğe Doğru Yolculuk:
San Francesco del Deserto adasındayım. Ben ve yine ben ve bir tane daha ben, başka kimse yok. Minik, etrafı maviyle çevrili yeşil bir dünyanın içindeyiz. Bahçe iki büyük kısma ayrılıyor ve ben bu bahçede yürüyüş yapacağım. Yürüyüşümü iki kısma ayırdım: Geçmişime ve geleceğime yolculuk.
Geçmişe doğru yürüyüp içinde birkaç güzel anı bulmak istiyorum. Gözlerim kapalı değil. Gün ışığını, ağaçların yeşilini, denizin mavisini algılıyorum. Martıların kanat çırpmalarını görüyorum. Uzaklardan geçen minik vapurların seslerini duyuyorum. Geldiğimden beri en çok yaptığım şey dua etmek, kendimi oldukça iyi hissediyorum. Biliyorum ki bu iyi hisler bana geçmişimden birkaç güzel anı getirecek.

Geçmişe yolculuk
Dakikalarca yürüyorum geçmişime doğru. Bu hızlı bir asansörden en aşağılara inmeye benziyor. Birkaç güzel anı yerine geçmişten minik ve kanatları kırık bir Serap'la karşılaşıyorum. Tatsız bir anı gözlerimin önüne geliyor ve 6-7 yaşlarında kendini yersiz yurtsuz hisseden gözleri yaşlı bir kız çocuğuna bakıyorum. Küçük bir kalbi kıracak o üzüntü verici anı henüz yaşamış ve ağlamaklı. Kendini yersiz ve yurtsuz hisseden, kanatları kırılmış o kız çocuğuna sarılıyorum. Her şeyin geçtiğini ve artık onunla olduğumu söylüyorum. Herkesi affediyorum o anımda. Herkesle hesaplarımı kapatıyorum. Yürüyüş boyunca bu duygusallığın etkisiyle ağlıyorum. Gözyaşlarıma engel olamıyorum. Fakat kendimi hafiflemiş hissediyorum. Aklımın ucundan geçmeyen bir anı içinde kendimi bulmama şaşıyorum bir yandan da. Kendimi nerelerde bırakmışım? Ne kadar zaman o kız çocuğu orada ağlamaklı beklemiş diye kendi kendime soruyorum. Ona daha önce sarılsaydım keşke diyorum bir yandan da.

Geleceğe yolculuk çabası
Geçmişe olan yolculuğu gözyaşlarıyla tamamladıktan sonra bahçenin öbür tarafında beni geleceğe doğru çıkacağım yolculuğum bekliyor. Gelecekten, henüz yaşamadığım geleceğimden bir anı bulmak istiyorum. Bahçenin etrafında birkaç tur atıyorum; fakat içimi bir hayal kırıklığı kaplıyor. Bir türlü o bir anda beni bulacak gelecek görüntüsüne ulaşamıyorum. Gözlerimi kapatıyorum, açıyorum, yoğunlaşmaya çalışıyorum; ama nafile istediğim o görüntü bir türlü gözlerimin önüne gelmiyor.

Gelecekte olduğunu fark etmek
Geleceğime doğru yaptığım bu başarısız yolculuk çabamdan sıkılıyorum ve onun yerine sevdiğim adamı düşünmeye başlıyorum. İki haftadır görüşemedik, kim bilir beni gördüğünde nasıl mutlu olacak diyorum. Ona birkaç küçük sürpriz hazırlamak istiyorum. Noel’de birlikte yiyeceğimiz yemeği tasarlıyorum bir yandan da. Yaz için de belki Türkiye’ye gideriz diyorum. Sonra kendime kızıyorum. Meditasyon yapıp geleceğini düşünecekken sen neler düşünüyorsun biraz profesyonel olamaz mısın Serap diye kendime gerçekten kızıyorum. Hatta kendimi cezalandırmak istiyorum. Sonra yeniden yoğunlaşabilmek için hiçbir şey düşünmeden bir süre daha yürümeye karar veriyorum. Çevremdeki güzelliklere yoğunlaşmaya çalışıyorum. Sonra bir anda olduğum yerde duruyorum ve kendi şapşallığıma gülmeye başlıyorum ve sen az önce kendi olmak istediğin geleceğini tasarlıyordun ve kesinlikle geleceğindesin Serap diyorum ve gülümsüyorum.

İtalya'da Yaşamak

Yurtdışı deneyimleri İtalya’nın birçok şehrinde sıklıkla misafirlerimi gezdiriyorum. Büyük bir hevesle geliyorlar ve İtalya’da bulunma...