Dr. Serap Mumcu Geronazzo Venedik'te yaşayan Türk tarihçi, araştırmacı, yazar, rehber ve çevirmenim.
23 Mayıs 2018 Çarşamba
8 Ocak 2017 Pazar
Venedik günlüğü başlasın
Yeni bir yıl başladı. Bu sene ile birlikte ben biraz daha kendime
döndüm. Uzun bir süredir politik gündemin kirliliği ve içi boş
paylaşımları takip etmekten yorgun düşen bünyelerin ilacı bir
bardak sıcak çay ve sakinlik veren müzikmiş. Venedik’te günler kendi değişmeyen temposunda sürüp gidiyor.
Üst komşum hiç ara vermeden piyanosunun başında ve bazen ağır
aksan bazen ritmini arttırmış melodileriyle yatak odamı dolduruyor.
Üst katın armonisini alt katın gür sesli terzisi Cristina
bozuyor. Onun kadar yüksek tondan konuşan, bağıran, gülen bir
başkası tanımadım.
Evimin bulunduğu meydanda keyifle vitrinini seyrettiğim en uyguna
kitaplar bulduğum Fransız kitapçısı da sonunda restoranlar
zincirine eklenecek bir halkaya kurban gitti. Acı acı ağlasan da
Venedik bu kapitalist düzene en çok uyan sen oluyorsun hep. Ey
turist ne olurdu sanki yeme içme kadar önem verseydin okumaya, ne
olurdu sanki Çin işi onca kıymetsiz hediyelik yerine kitap
alsaydın bir tane de!!!
Strada Nova üzerindeki tarihi tiyatro binası süpermarket oldu.
Başınızı kaldırıp baktığınızda birbirinden güzel
fresklerin güzelliği sizi tam esir alacakken indirime giren peynir
ve şarküteri reyonunda bulursunuz kendinizi. Ben henüz girmedim
kapısından içeri, ama Venedik’e gelip de yahu bir süpermarket
bulamadık diye yakınan turistler muhakkak mutlu olacaktır.
Bütün bunlar beni karamsarlığa itmiyor elbette. Hala bu şehrin
büyüsünün etkisindeyim. Her sabah ve her aksam her gece ve her
gündüz iyi ki beni kolların arasına aldın Venedik diyorum
şehrime sarılıp. İnsan memnuniyetlerini hep sunmalı ki yaşam
alanı da ona güzelliklerle dönsün.
Sabah yürüyüşü için şehrin kuzeyini seçtiğimden sanırım
ağırı soğuk ve rüzgarla mücadele ederken bir yandan da
Venedik’e şükranlarımı sunamamıştım o nedenle penceremden
uzun uzun San Giovanni e Paolo Kilisesi’ne ba
kıp ona iyi ki bu
kadar kocamansın ve iyi ki kuzeyden gelen soğuk ve rüzgarı
kesiyorsun dedim. Bir zamanların Serenissima'sı yani dünyanın
en huzurlu şehri bana huzur vermeye devam ediyor. Buraya yolu
düşenler, hayatlarının bir döneminde Venedik’te kalmış
olanlar için tatlı bir düş olarak kalıyor. Ben o düşü her gün
görüyorum. Venedik’ten günlüklerle arada sırada görüşmek
üzere...
kıp ona iyi ki bu
kadar kocamansın ve iyi ki kuzeyden gelen soğuk ve rüzgarı
kesiyorsun dedim. Bir zamanların Serenissima'sı yani dünyanın
en huzurlu şehri bana huzur vermeye devam ediyor. Buraya yolu
düşenler, hayatlarının bir döneminde Venedik’te kalmış
olanlar için tatlı bir düş olarak kalıyor. Ben o düşü her gün
görüyorum. Venedik’ten günlüklerle arada sırada görüşmek
üzere...29 Şubat 2016 Pazartesi
Antonio Canova dünyanın en güzel kadınlarının Tanrısı
Hafta
sonu geldi çattı ve ben yine yola çıkmak üzere
hazırlandım. Bir başka tren
yolculuğu sonrası soluğu, artık benim için vazgeçilmez yer
olan, Kuzey İtalya Alpleri’nde aldım. Vicenza,
Treviso, Bassano del Grappa, Asolo, San Zenone degli Ezzelini,
Marostica, Cittadella, Castelfranco Veneto, Monte Grappa’nın
etekleri ve Veneto bölgesinin Venedik’ten turisti az gören her
bir köşesi…
Sevgili
rehberim Davide’nin programına uyacağım yine. Geçenlerde
bir akşamüstü gittiğimizde kapalı bulduğumuz Antonio Canova’nın
evi bu sefer ilk durak noktası olacak. Canovo, İtalyanların gurur
duydukları eşsiz yetenekli bir sanatçı, ressam ve heykeltıraş.
Canova’nın evi ve atölyesi, Alplerin hemen eteğinde Asolo’da,
Possagno köyünde bulunuyor.
Possagno
tıpkı bir masal şehri gibi karşınızda olduğunda kendinize:
“kaf dağının ardında ki o yer galiba burasıydı” diyorsunuz.
Yeşil burada toprağın tek örtüsü, evleri sanki doğa içinde
bir oraya bir buraya serpiştirilmiş gibi seyrek, en fazla iki-üç
katlı ve klasik Veneto mimarisinin pastel renklerine bürünmüş ve
sadeliğinde. Buradan dünyaca ünlü bir sanatçı çıkmış.
Canova'nın hem çocukluğunun geçtiği hem de ünlü bir sanatçı
olduktan sonra da hayatına devam ettiği yer…
Canova'nın
Possagno'daki evi oldukça güzel ve
şimdilerde Canova’nın eserlerinin sergilendiği bir müzeye
dönüştürülmüş durumda. İtiraf etmek gerekirse 18. yüzyılın
bu büyük üstadının hep adını duymakla birlikte eserlerinden ve
sanatçının bulunduğu yerden çok da haberdar değildim. Davide
ilk defa beni Canova ile ciddi anlamda
tanıştırdı ve onun dünyasında biraz soluk almamı sağladı.
Canova’yı, eserlerini, sanatçının yaşadığı dönemi bana
bir bir anlattı. Her bir eserin önünde uzunca kalmamı ve
incelememi istedi. Müzeyi rehber eşliğinde gezen kalabalığın
arasına katmadı beni. Sessizlik içinde kulağımda sadece onun
Canova’yı anlatan cümleleri kaldı.
1
Kasım 1757’de Alplerin eteklerinde doğan Canova dededen miras
kalan yeteneğini sıkı bir çalışma disiplini ile birleştirmiş,
kendini çok iyi yetiştirmiş bir sanatçı. Canova’nın nü resim
ve heykelde olağanüstü başarılı olduğunu söyledi bana Davide.
Büyük bir disiplinin olağanüstü yetenek ile birleştiğini
sanatçının eserlerine bakınca bunu hemen anlıyorsunuz. Koltuğun
üzerine uzanmış kız figürünü nasıl bir rahatlık ile
yansıttığı ve heykele baktıkça o rahatlığın size yansıdığını
hayal edin. Billur gibi bir güzellik ve o güzellik o güzelliğin
rahatlığı sizin ruh halinizi nasıl etkilediğini her hangi bir
Canova eserinin karşısına geçmeden hayal edemezsiniz. Üstelik
benim gördüklerimin çoğu sanatçının prova eserleriydi.
Bu
eserlerin mermerden yapılmış son hallerinin dünyanın birçok
müzesinde sergilendiğini de eserleri incelerken öğrenmiş oldum.
Napolyon ailesi ve Giorgio Washington’ı da Canova’nın eserleri
arasında bulmak dönemin politik havasını daha net algılamanıza
neden oluyor. Mitolojik ve dini öyküler sizi başka diyarlara
götürüyor. Dans ve kadının bir arada uyumunu sergilediği
çalışmaları ise gerçekten büyülüyor. Antonio Canova’yı ve
eserlerini hala keşfetmediyseniz bu yazıyı okuduktan sonra bir göz
atın.
Possagno’da
oldukça gösterişli bir ev Canova’nın evi; ama Davide’nin
dediğine göre bu ev bir soylu evi değilmiş. Birkaç önemli
ayrıntı da evin bir soyluya ait olmadığını gösteriyormuş.
Doğuştan soylu olmasa da yeteneği ile soylular arasında sonradan
seçkin bir yer bulmuş Canova. Venedik ve Roma’da çalışmalarını
sürdürmüş ve oldukça fazla eser vermiş. Evinin konumu gerçekten
eşsiz, kocaman ve büyülü bir bahçe ve göz alabildiğince uzanan
dağlar, ovalar arasında sürülen bir yaşam ve bu yaşam içinde
ortaya çıkan yoğun üretkenlik. Anlaşılan o ki Canova’nın
sahip olduğu olanaklar da kariyerinde iyi bir yere gelmesinde ona
çok yardımcı olmuş.

Canova’nın müzeye dönüştürülen evinde dönemin yaşantısından da oldukça fazla izler bulunuyor. Mutfağında o dönem kullanılan ocaklar ve bakırdan büyük tencereler bulmak oldukça ilginçti ve daha da ötesi Canova’ya ait giysiler ve sanatçının özel eşyalarını yakından inceleme imkânı bulmak çok güzeldi.
Her
bir odada başka ve önemli bir Canova eseri ve her eser ayrı bir
özgünlük taşıyor. Ancak hepsinde aynı imzayı görüyorsunuz.
Sanki hiç zor değilmiş, sanki bir Tanrı’ymış da onlara can
vermiş. Her bir eserini büyük bir özenle yaratmış Canova.
Hepsini ayrı ayrı sevmiş. Müzik eşliğinde dans eden kızı
seyre daldık Davide ile. İşte dedi, işte ben bu müzik ile
birleşen bu zarif dünyayı çok seviyorum. Onun o çok sevdiği
dünyasında ben de kendimi müziğin ezgilerine bıraktım ve
bir-iki-üç adımlar atarak dans etmeye başladım. Canova’nın ve
Davide’nin dünyasında birinin yarattığı atmosfer ve diğerinin
de onu bana anlatım tarzı ile büyülendim.
Evde
beni en çok etkileyen kısım çatı katındaki büyük atölye
oldu. Bir heykeltıraşın dünyasına tam olarak girmek, kırık
mermerlere dokunmak ve taşın büyük ustasının çalışma
aletlerini, ölçü kalıplarını görmek… Kısacası Canova’nın
dünyasına bir günlüğüne uzanıp aslında ondan birçok şey
almak ve o mutlulukla oradan ayrılmak… Müzeden ayrılmadan önce
yine kitap satış bölümüne uğradık. Davide her müze gezisinin
ardından bir hatıra ile dönmemi istiyor ve bu sefer bana
Canova’nın o en çok beğendiğim tablosunun bir örneğini hediye
ediyor. O resmi kendi duvarımda görmek ve her seferinde bu güzel
günü hatırlamak istiyorum.
Müze
gezisinin ardından günü noktalamak için yine Possagna’da
bulunan bir tapınak kiliseye gittik. Asolo’nun şüphesiz en eşsiz
yapıtı ve elbette bir Antonio Canova şaheseri:
Tempio
Canoviano
inşası
ise Giannantonio Selva ve Luigi Rossini adlı mimarlar tarafından
yapılmış. Asolo eteklerinde ormanlık bir arazi üzerine inşa
edilen tapınak 35,763 metre yüksekliğe sahiptir. Canova
bu tempio'yu yapmadan önce uzun süre tıpkı bir mimar gibi Roma'da
Pantheon'u incelemiş. O dönemde Pantheon'un bir benzerinin inşa
edilemeyeceği fikrine inat köyüne döndükten sonra bu tempio'nun
bir benzerini tasarlamayı başarmış. Canova'nın tempio'suna
oldukça dar ve basık bir kapıdan girdik. Davide bunun bir
Hıristiyanlık geleneği olduğunu söyledi bana. Kiliseye girerken
sen Tanrı'ya sadece sen olarak gidebilirsin. Bütün kibrinden,
zenginliğinden arınman gerekir. Tanrı'ya senin verebileceğin bir
şey yoktur, inancından başka; Oysa dışarı çıkarken Tanrı'nın
sana verdiği bütün kazanımlarla birlikte dopdolu bir şekilde
orta kapıdan ferah ferah çıkıyorsun.
Canova'nın
tempio'su beni kendine hayran bıraktı bütün o renkleriyle. On iki
havarinin on iki ayrı duvarda resmedilmesi ve hem Canova'nın hem de
Venetolu diğer sanatçıların tuvalinde bambaşka bir ortama
kavuşmuş kilise. En önemli ayrıntı ise elbette Canova'nın
mezarının da bu kilisenin içerisinde yer alması. Esasında
Canova Venedik'te vefat etmiş. Ölümüne yakın artık herkesin çok
yakından tanıdığı ve hayran olduğu bir sanatçıymış. O
nedenle de ölümünden sonra dahi bir türlü paylaşılamamış.
Kalbi Venedik'te Campo dei Frari de bulunan Frari Kilisesi'nde
kendisi için hazırlanan anıt mezara konulmuş. Kimbilir belki de
kendisinden sonra glecek sanatçılara ilham vermesi için sağ eli
yine Venedik'in ünlü akademisine armağan edilmiş. Bedeni ise
köyünde kendi tasarımı olan kilisede sonsuz istirahatı için
gönderilmiş. Possagnolular belli ki Canova'yı Canova yapan sağ
elinin bedeninden ayrı kalmasına çok üzülmüşler. Geçenlerde
akademi müzesine gidip de sanatçının sağ elinin nerede olduğunu
sorduğumuzda bize artık orada olmadığını ve elin de Possagno'ya
gönderildiğini söylediler.
Canova'yı
mezarı başında ziyaret edip anısına bir de mum yaktıktan sonra
geniş orta kapıdan çıkıyoruz. Kilisenin ön yüzünde bulunan
yüksek sütunların arasında akşam
vakti biraz dolaşıp oradan şehri
doyasıya izlemenin keyfini yaşıyoruz
ve sonra da sıcak bir çikolata
içip ısınmak
için küçük, şirin bir bara gidiyoruz.
Günün
sonunda yapılacaklar
Güzel
bir günü daha da güzelleştirmek için ne gerekiyorsa yapıp eve
dönmek üzere yollara düşmek ve belki de bir ömür yaşayacağın
topraklara seni bağlayan anılar edinmeni sağlayan adama teşekkür
etmek…
-
Teşekkür ederim.
-
Neden?
-
Bu güzel gün için.
-
Umarım sevmişsindir.
-
Evet, çok sevdim.
-
Çok memnun oldum.
-
Ben daha çok…
Yabancılarla Yaşamak
Geçenlerde Fransız bir arkadaşımın akşam yemeğine davetliydim. Bir elinde İspanyol Flamenko bir gitar, diğerinde enfes İtalyan şarabı, önünde Fransız krepi eşliğinde Kanadalı bir kızla sohbete dalan ve Amerika anıları paylaşan sempati kralı Kaya’yı seyre daldım. Etrafıma bakınıyor gene muzipçe gülümsüyor ve aklımdan geçenleri bir yerlere yazsam mı diye kâğıt kalem aranıyordum. Sonra kâğıt kalemi boş verip bir bardak da şarap alıp İtalyan arkadaşlarımla sohbete daldım. O günün bana düşündürdüklerini yazmak ise şimdiye kaldı.İtalya’ya geldim geleli dünyanın birçok milletinden arkadaş edindim ve çoğuyla da ortak mekânları paylaştım. Hiç unutmuyorum Venedik’teki ilk gecemde Brezilyalı bir kız ile aynı odada kalmıştım. Birkaç mahcup gülümsemeden sonra tanışmış ve uzunca da sohbet etmiştik. Sevgilisi ile dünyayı gezen bu Brezilyalı bana ülkesinden güzel fotoğraflar göstermişti. Birlikte Brezilya şarkıları dinlemiştik. Türkiye’den geldiğimi duyunca “fantastico” “harika” demişti. Yabancılar için Türkiye denince elbette ilk akla gelen yer İstanbul daha sonra Kapadokya, Çanakkale ve Antalya oluyor. Buraları bilen nedense Türkiye’ye karşı ciddi bir sempati besliyor. Brezilyalı arkadaşım o günün anısına bana minik bir cüzdan hediye etti. Üzerinde Brezilya bayrağı vardı. Ben de ona bileğimdeki künyeyi.
O günden sonra yabancılar hayatımdan hiç eksik olmadı. Sırplı, Hırvat, Romen, Bulgar, Yunan, Arnavut, Makedon, İspanyol, İtalyan, Fransız, Afgan, Japon, İranlı, İsviçreli, Amerikalı, Gürcü, Türk, Kürt, Macar arkadaşlarım oldu. Ortak mekânlarda bazen çok iyi anlaştık, bazen çok ters düştük. Genellemeler yapıyorduk. İtalyanlar şöyleyken İspanyollar böyle oluyordu; Arnavutlar hepten farklı. Ortak paydada buluşuyorduk bir şekilde. Fakat bazen de aramızda ciddi restleşmeler oluyordu. Dünya politikaları sohbetlerin saatini uzatıyordu. Bir yandan da söylenemeyenlerin söylendiği, gerginliğin had safhaya çıktığı anlar yaşıyorduk.
Afgan ve Amerikalı
Bir keresinde bir Afgan ve bir Amerikalı arkadaş ile sohbete koyulmuştuk. Amerikalı arkadaş, Türkiye iyi yolda, atılımlarınız fazla gibi yorumlarda bulunmuştu bana dönüp; ardından Afgan arkadaşa dönüp Afganistan’ın içinde bulunduğu durumun çok kaygı verici bulduğunu söylemişti. Afgan olan arkadaş ise ona dönüp;
“-Ne kadar da iyi niyetlisin, şimdi utandım bak. Oysa benim hiç aklıma gelmedi. Bir kere bile Amerika’nın içinde bulunduğu duruma kaygılanmadım. Ama biliyor musun? Amerika bizim için kaygılanmayı bıraktığında, bizim üzerimizden elini çektiğinde bizim için hiç kaygılanman gerekemeyecek.” -dedi.
Amerikalının yüzüne baktım ne cevap verecek diye; ama işi olduğunu belirtip kalkmayı tercih etti. Bazen içinizde birikenleri söyleyecek bir imkân bir anda karşınıza çıkar. Milyonlarca olumsuzluğu bir anda değiştiremezsiniz. Ama doğru olanı yapıp sorumluluğunuzu yerine getirmiş olmanın verdiği iç huzurla dolarsınız. Bir sonraki buluşmada söyleyeceğinizi söylemiş olmanın verdiği rahatlıkla yeniden barış eli uzatırsınız. Öteki de empati yapacak zaman bulur ve bir sonraki karşılaşma anında uzatılan elin havada kalmadığını görürsünüz.
Böyle anılar biriktirdikçe ve biri gelip biri gittikçe anladım ki her birinden bana bir şeyler kalmış. Birçok dil, din, gelenek ve alışkanlıklar görmüşüm ve zamanla bütün milletler kaybolmuş ve hepsi bir birey olmuş benim için. Bu kadar çok rengin olduğu yerde karmaşaya değil rengârenk gökkuşağına dönüşmüşüm.
Farklı milletlerden insanlarla bambaşka bir ülkede bir araya geldiğinizde kimse kimseden çok ya da az olmuyor. Herkesin bir diğerinden öğrenecek bir şeyleri oluyor ve herkes birbirini ön yargısız kabul etmeye başlıyor. Ben oldum olası çevresinde minik bir dünya yaratanlardan oldum. Bütün yakın arkadaşlarım birbirini tanırlar ve severler; Çünkü hepsi ile bir arada olmak bana müthiş haz verir. Bu huyumu İtalya’da da terk etmediğim için çoğu yabancı arkadaşımın da birbiriyle tanışmasına vesile oldum. Birbirinden farklı insanları bir araya getirmenin ve bir arada huzurlu olabilmenin birçok yolu olduğunu gördüm. Güzel bir akşam yemeği sohbeti ve ona eşlik eden müzik gibi. Sağduyulu ve önyargılardan uzak olununca ortaya çıkan zenginlikle mutlu olmak gerek; Çünkü bunu bulmak her zaman mümkün olmuyor.
Ne yazık ki yaşadığım yüzyıl itibariyle ne ülkemde ne de dünyanın başka bir memleketinde “Farklılık zenginliktir. Bir arada bütün farklılıklarımıza rağmen huzurla yaşayalım” demenin ne kadar hayal ötesi bir istek olduğunu biliyorum; ama genel olarak üzerinde hep durduğum gibi yine kişisel çabanın, bazen tek tabanca olmanın, hatta biraz sivri olmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Çevremdeki onca kaosa, nefrete, cahilliğe rağmen hayalinin peşinden koşan Don Kişot olmak istiyorum.
Şehzade Cihangir neden öldü? Suçlular ve günahın girdabında bir kadın: Hürrem Sultan
Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan’ın 1531 yılında İstanbul’da doğan biricik oğulları Şehzade Cihangir hakkında nadir de olsa Venedik kayıtlarında çeşitli bilgiler bulunmaktadır. Bunların en dikkat çekiç olanı ise şehzadenin ölümünün ardından Venedik baylosunun, Senato’ya yazmış olduğu bir mektupta geçen kısa bir ifadedir. Şehzadenin ölüm nedenine değinmeden önce hakkında az da olsa elimizde olan bilgiler üzerinde duralım.
Doğuştan kambur olan ve kısa ömrü boyunca da sürekli sağlık problemi yaşayan şehzade bu nedenle İstanbul’daki saraydan ayrılıp bir sancağın başına geçmeyi de tercih etmemiştir. Bu sağlık problemleri aynı zamanda şehzadeyi Sultan Süleyman’ın diğer oğulları arasında baş gösterecek olan iktidar mücadelesinin de dışında tutmuştur. Her hangi bir sancağa atanma talebinin olmaması da bu durumun açık bir göstergesi sayılabilir.
Babasının Dert Ortağıydı
İbrahim Paşa’nın hayatta olduğu dönemde düzenli aralıklarla Sultan Süleyman ile ava gittiği bilinmektedir. Baylosun aktardıklarına göre, Paşa’nın vefatının ardından Sultan Süleyman’ın gezilerinde küçük oğlu Cihangir ona eşlik eden kişi olmuştur. Sultan Süleyman ile at sırtında uzun saatler boyunca gezinti yapan Cihangir böylece zaman içinde Sultan’ın dert ortağı haline gelmiştir.
Fiziki yapısından dolayı oldukça için kapanık olduğu söylenen Şehzade Cihangir’in zarîfî mahlasıyla şiirler yazdığı bilinmektedir. Kısa ömrü boyunca kendine ait bir haremi de olmayan şehzade genellikle İstanbul’da kalmayı tercih ederken, Nahcivan seferinde babasının yanında olmayı tercih etmiştir.
Şehzade’nin Vefatı
Bilindiği üzere Şehzade Cihangir 1553 yılında ağabeyi Şehzade Mustafa’nın hemen ardından babası Sultan Süleyman ile Halep’te olduğu sırada vefat etmiştir. Birçok kayıtta ölümü ağabeyinin bizzat babası tarafından verilen emirle boğdurulmasının üzüntüsüne dayanamadığı ve bu nedenle de kederden öldüğü bildirilen şehzadenin ölümü ile ilgili olarak Venedik kaynaklarında farklı ve oldukça dikkat çekici bir iddia bulunmaktadır.
Venedik kaynakları Cihangir’in ölümü için ne diyor?
1553 yılı 16 Aralık’ta Senato’ya baylostan ulaşan mektupta Sultan Süleyman’ın küçük oğlu Cihangir’in ölümüyle ilgili oldukça ilginç bir bilgi dikkatleri çekmektedir. Bilinenin aksine kardeşi Şehzade Mustafa’nın ölümünün ardından üzüntüden öldüğü bilinen Şehzade Cihangir’in esas ölüm nedeni Venedik kayıtlarına başka türlü yansımıştır. Buna göre 24 yasındaki şehzade 28 Ağustos 1553 tarihinde Halep’te vebadan dolayı ölmüştür. Na’şı Vezir-i ‘azam Rüstem Paşa tarafından İstanbul’a getirtilen şehzade kardeşi Sultan Mehmed adına yapılan Şehzadebaşı Camii’sinde kendisine ayrılan yere defnedilir. Elbette Venediklilerin, Senato’ya yazdıkları her mektubun doğruluğundan yüze yüz emin olamayız. Çünkü bayloslar bazı gelişmeleri Venedik Senato’sunun tepkisini çekmemek adına gizlemeyi tercih etmişlerdir. Bazen de olaylar hakkında yanlış bilgi edinip dolayısıyla Venedik’i de yanıltmışlardır. Elbette bir de dil probleminden dolayı anlaşılması zor durumların yaşandığı da bir gerçektir. Ancak Şehzade Cihangir’in ölümünü bu çerçevede değerlendirdiğimizde karşımıza Venedik’in bu durumda Şehzade’nin ölümüyle çok da fazla ilgilenmedikleri net olarak anlaşılacaktır. Kaldı ki Şehzade Mustafa’nın ölümü ile ilgili yaşanan gelişmelerde dahi çevirmeninden aldığı bütün bilgileri eksiksiz olarak Senato’ya ileten baylos sözlerini Senato’yu çok da ilgilendirmeyen bu konularla onları meşgul ettiği için özür dilemekte ve bu gibi gelişmelerin Venedik’le doğrudan ilgisi olmadığını söyleyip kendince daha önemli konulara geçmekte, mesela Turgut Reis’in denizlerde Venediklilere karşı olan atakları hakkında ayrıntılı olarak Senato’ya bilgi vermektedir.
Şehzade’nin gerçek ölüm nedeni o halde ne olabilir?
Ağabeyi Mustafa’nın vefatı muhtemeldir ki Şehzade Cihangir üzerinde çok tesir etmiştir. Daha önce babasına seferlerinde eşlik etmeyen şehzadenin bu zorlu seferde bulunma isteği aldığı duyumlar gereği ağabeyini koruma isteği olabilir. Belki de Şehzade gerçekten Venediklilerin aktardıkları gibi vebadan ölmüştür, ama hastalığını da ağabeyine olan acısı tetiklemiştir. Bu konu tarihin bir gizemi olarak tartışmaya açık bir şekilde önümüzde duruyor. Bir gün elimize başka kaynaklar ulaşırsa belki bu gizem de çözülür. Ancak burada önemli olan başka bir ayrıntı daha var. O da yaratılmak istenen algıdır.
Şehzade Cihangir ve Şehzade Mustafa’nın ölümlerinin yansımaları
Osmanlı kronikleri sürekli olarak Şehzade Cihangir’in Hürrem Sultan’dan olma öz kardeşlerinin kendisinin kambur olmasından dolayı kendisiyle alay ettikleri üzerinde dururlar. Ancak unutulmamalıdır ki Şehzade Mustafa’nın vefatının ardından Hürrem Sultan ve Rüstem Paşa hakkında yaratılan olumsuz imajda Şehzade Mustafa’ya gönülden bağlı olanların ciddi bir tesiri olmuştur. Hürrem Sultan’ın, Mustafa’nın yaşaması ve saltanatı devralmasının neticesi olarak dört erkek evladını kaybedeceği gerçeği yine bu kesimler tarafından genellikle göz ardı edilir. Hürrem Sultan’ın haksızlığı içkiye düşkünlüğü ile tanınan oğlunun tahta geçmesiyle yine aynı kesimce koz olarak dile getirilir. Buna göre Şehzade Mustafa cengaver bir yiğittir. Sultan Süleyman da dâhil olmak üzere cihan böyle yiğit bir şehzade görmemiştir. Mustafa’nın ölümü büyük kayıptır ve Selim de zaten sarhoş ve seferde ordusunun başında olamayacak kadar da beceriksizdir. Zaten Osmanlı’nın ‘Kadınlar Saltanatı’ da onunla başlar. Kadının elini sürdüğü iktidarlar mahvolmaya, çürümeye mahkumdur. Bu görüş uzun yüzyıllar boyunca savunulmuş ve bir çok tarih kitabında kadınların eline geçen saltanat karalanmış, lanetlemiştir Oysa son yıllarda ortaya serilen araştırmalarda bu dönemin kadınlarının yani Hürrem Sultan, Mihrimah Sultan, Nurbanu Sultan, Safiye Sultan ve elbette Kösem Sultan’ın devletin çıkarlarına ters düşen kararlar almadıkları, aksine yönetimde bir çok erkekten çok daha başarılı olduklarını da göler önüne sermiştir.
Şehzade’nin ölümünün ardından yaşananlar
Şehzade Mustafa’nın ölümünün arkasında Hürrem Sultan ve Rüstem Paşa ikilisinin entrikaları olduğunu iddia edenler, Şehzade Cihangir’in Mustafa’nın hemen ardından Cihangir’in vefatının bir nevi ilahi adaletin yerini bulması olarak yorumlamışlardır. Şehzade Cihangir’in ölümü belki de en çok babası Sultan Süleyman’ı etkilemişti. Devletinin bekası için büyük oğlu Mustafa’nın ardından Mustafa’nın oğlu Mehmet’in de ölüm fermanını veren Sultan Süleyman, küçük oğlu Cihangir’in kaybından bir baba olarak etkilenmiş ve oğlunun yasını da tutmuş ayrıca İstanbul’da bir semte de oğlunun adını vermiş ve Cihangir semtine camii, tekke, türbe ve zaviye yaptırmıştır. Sultan Süleyman’ın Mustafa’nın ölüm emrini verirken soğukkanlılığını koruması ve ardından da torununu ölüme mahkum etmesi onun zalimlikle suçlanmasına neden olmuştur. Fakat iade-i itibar yapma adına bir çok tarihçi yine bu süreci de ele almış ve esasında Sultan Süleyman’ın bu kararından dolayı sonrasında pişman olduğunu, Mustafa’nın haksız yere ölümüne neden olduğunu anladığını dile getirmişlerdir. Bu durumda geriye bir tek suçlu kalmıştır. O da her zaman ki gibi Adem’e elmayı yediren Havva örneğinde olduğu gibi, günahın girdabında, şeytana dahi pabucunu ters giydirebilecek kadar kurnaz ve bütün uğursuzluğuyla Osmanlı’nın sonunu getiren kadındır yani Hürrem Sultan’dır (!).
Nurbanu Sultan Venedikli miydi?
![]() |
| Nurban Sultan'ın cenazesini anlatan minyatür |
Pargalı İbrahim Paşa’dan sonra, nereden geldiği ve gerçekte kim olduğu tartışılan kişilerden biri de Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Sultan Selim’in gözdesi ve Sultan III. Murad’ın vâlidesi Nur Banu Sultan’dır. Uzun yıllar boyunca Nur Banu Sultan’ın Venedikli asil bir aileden Osmanlı sarayına getirildiği hikayesi bir çok kaynakta tekrarlanıp durmuştur. Fakat bununla ilgili olarak son yıllarda yeni iddialar öne sürülmüş ve aslında Nur Banu Sultan’ın Venedikli asil bir aileye mensup olmadığı ortaya çıkarılmıştır[1].
Nurbanu Sultan'ın Venedikli olması
İşin aslı Nur Banu Sultan’ın Venedikli olduğu bilgisi sonradan ortaya atılan bir iddia da değildir. Bizzat döneminde, Nur Banu Sultan hayatta iken, onun Venedikli olduğu iddia edilmiştir. Görünen o ki Nur Banu Sultan da bu iddianın doğru olmadığı ile ilgili herhangi bir tavır sergilememiştir. İşin daha da ilginci bu iddiadan sonra Venedik tarafında yaşananlardır. Dönemin en güçlü Sultan kadınının Venedikli bir asilzâde olduğu, üstelik Osmanlılarca iddia edilmekte ve bu bilginin doğruluğu Venediklilere sorulmaktadır. Oysa Venedikliler gerçeğin gayet de farkındadır. Fakat bu iddia gerçek olmasa bile politika gereği Venedik’in hayli işine gelmektedir. Nur Banu Sultan’ı Venedikli Sultan ilan etmek, Osmanlı elçilerini memnun edecek bir cevap olmakla birlikte Venediklileri Osmanlı iktidarına oldukça yaklaştıracaktır.
Nurbanu nasıl Venedikli oldu?
Nur Banu Sultan’ın bir anda Venedikli Sultana dönüşme hikayesi 1559 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzâde Selim’in çavuşlarından olan Hasan Çavuş’un iki kez olmak üzere Venedik’e yapmış olduğu ziyaretler sonucunda iddia edilmeye başlanmıştır. Hasan Çavuş aynı yıl Venedik’e iki kere gitmiştir ve kısa aralıklarla yapılan bu ziyaretler Venediklilerin kafasında bir takım soru işaretleri bırakmıştır. Hasan Çavuş Venedik’e geldikten sonra Almanya’da üretilen beş yüz tekerlekli arkabüz tüfeği ile Valide Sultan Nur Banu hakkında Venediklilerden bilgi istemiştir. Zira Hasan Çavuş’a göre Nur Banu Sultan, Venedikli soylu Nicolò Venier ile Violante Baffo’nun öz kızlarıdır ve gerçek adı da Cecilia’dır[2]. Hasan Çavuş Venedik’e İstanbul’da bulunan baylosun takdim mektubunu da getirmiştir. Ancak, söylenenlere göre, Hasan Çavuş “Dinini değiştirip Türk olmuştur ve kötü bir şöhrete sahiptir.” Bunları duyan senatörler Hasan Çavuş’tan fazlasıyla kuşkulanmışlardır. Bununla birlikte, yine de kendisine bir takım hediyeler sunmuşlar; ayrıca 400 düka vermişlerdir.
Hasan Çavuş kimdir?
Bugün Hasan Çavuş’un Osmanlı saray entrikalarını iyi bilen, getirdiği sahte mektuplardan diplomatik kurallara ilişkin uygulamaları aşina olduğu görülen düzenbaz bir elçi olduğu fikrine kolaylıkla ulaşabiliriz. Neticede bu dönemde Nur Banu’nun Venedikli olduğuna dair bir hikâyenin ortaya çıkması, Venediklilerin ve kendisinin yararına olabileceğinin farkında olacak kadar kurnazdır. Venedik belgelerine geçen Hasan’nın gelişi, sadece tarihçilerin II. Selim’in gözdesi, III. Murat’ın annesi olan valide sultanın kimliği konusunda araştırma yapmalarına yaramıştır. Nur Banu çoğu kez XVI. yüzyılın son dönemlerinde Osmanlı politikasında önemli bir yeri bulunan ve nefret ettiği gelini Safiye Sultan’la karıştırılmıştır. İşin tuhafı Safiye Sultan da sanılanın aksine Venedikli değil Arnavut kökenli bir aileye mensuptur. Nur Banu’nun Venedikli oluşuna ilişkin varsayımlar, son yıllarda yapılan araştırmalarla yalanlanmıştır. Bu araştırmalara göre Nur Banu, yedi yaşında kaçırılarak sultana hediye edilen Korfulu Kalé Kartánou’dur. O dönemde Venedik’e ait bir ada olan Korfu’dan kaçırılan Kalé Kartánou Osmanlı sarayına girdikten sonra II. Selim’in gözdesi olmayı başarmış ve kayınvâlidesi Hürrem Sultan’dan sonra öne çıkmayı başarmış önemli bir şahsiyet olmuştur[3].
[1]Venedikli Prof. Dr. Maria Pia Pedani Nur Banu Sultan’ın esasında Venedikli olmadığı gerçeğiyle ilgili bir komedi türünden bir tiyatro eserini kaleme almıştır. Maria Pia Pedani, La sultana veneziana, Roma 2007.
[2]B. Arbel, “Nûr Bânû (c. 1530-1583): a Venetian Sultana?”, Turcica, 24 (1992), ss. 241-259.
[3]Hasan Çavuş’un Venedik’e ziyaretleri ve Osmanlı Devleti’ni temsilen Venedik’e giden diğer elçiler hakkında bilgi edinmek için bkz. Maria Pia Pedani, Osmanlı Padişahının Adına, TTK, Ankara 2012
Pargalı İbrahim Paşa ve Eşi Hatice Sultan
Sultan Süleyman’ın hayatında oldukça önemli bir yer edinen İbrahim Paşa’nın evliliği hakkında bilinmeyen gerçekler:
Sultan Süleyman’ın Vezir-i azamı İbrahim Paşa’nın evliliği Osmanlı tarihinin en gizemli konularından biri olarak her dönem tartışmalara açık olmuştur. Türk kaynaklarının genelinde Sultan Süleyman’ın kız kardeşi olan Hatice Sultan ile evlendiği ve bu nedenle Makbul İbrahim Paşa diye saraya damat olarak kabul edildiği belirtilir. Oysa işin aslı bu değildir.
Hatice Sultan Sultan Süleyman’ın kız kardeşi değildi!
Son yıllarda yapılan araştırmalar ve ortaya çıkarılan bulgular çoğu tarihçinin önceki savlarını değiştirmek zorunda kalmalarına neden olmuştur. Buna göre ilk olarak İbrahim Paşa’nın Hatice Sultan ile evli olduğunu belirten Türk tarihçi Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı bu görüşünde yanıldığını ve Hatice Sultan’ın Sultan Süleyman’ın kız kardeşi olmadığını belirtmiştir.
İbrahim Paşa ile ilgili çalışmaları ile bilinen Esma Tezcan da önceki çalışmalarında elde ettiği bulgulardan ötürü Hatice Sultan’ın Sultan Süleyman’ın kız kardeşi olduğunu söylerken bilhassa Venedik Arşivi’nde bulduğu veriler neticesinde Hatice Sultan’ın Sultan Süleyman’ın kız kardeşi olmadığını belirtmiştir.
Venedik Arşivi’nde uzun yıllarını geçiren Venedikli tarihçi Maria Pia Pedani de çalışmalarında buna değinmiş ve Hatice Sultan’ın esasında kim olduğunun izini sürmüştür. Pedani Hoca’nın yol göstermesiyle bu sefer belgeler arasında Hatice Sultan’ın peşine düştük ve onun gerçekte kim olduğunu ortaya çıkarttık.
Pargalı İbrahim’in Eşi Hatice Sultan Kimdir?
Buna göre Hatice Sultan esasında Sultan Süleyman’ın muhtemelen adı Hatice olan kız kardeşi ile karıştırılmıştır. Doğrudan sultan kızı olmasa da oldukça önemli bir aileden gelmektedir. Dedesi İskender Paşa, Pera bölgesinden bir kadın ile evlenir. İskender Paşa’nın bu evlilikten iki kız iki oğlan 4 çocuğu olur. Oğullarının adları Mihal Bey ve Mustafa’dır. Mihal Bey’in 1490 yılında öldüğü bilinmektedir. Mustafa hakkında ise her hangi bir bilgiye rastlanmamıştır. İki kızından birinin adı net değildir. Bu kız 1494 yılında Yakub Ağa adlı biri ile evlenmiştir. İşte İskender Paşa’nın bu kızı Pargalı İbrahim’i yetiştiren ve ona ilk Türkçe eğitimini veren kişidir.
İskender Paşa’nın diğer kızının adı ise Hafsa’dır. Hafsa Sultan’nın başından iki evlilik geçmiştir. Birinci evliliği Niğbolu Sancakbeyi Mustafa ile yapmıştır. İkinci evliliği ise Hersekzade Ahmed Paşa ile yaptığıdır. (Önceki adı San Saba Dükü Stefano Kosace idi.) Bu evlilik Hersekzade Ahmed Paşa için de ikincidir. Paşa ilk evliliğini Sultan II. Bayezid’in kızı Hundi Sultan (bazı kaynaklarda kız kardeşi diye geçer.) ile yapmıştır. Hersekzade Ahmed Paşa’nın Hundi Sultan’la olan evliliğinden Mustafa adlı bir oğlu olmuştur. Hersekzade Ahmed Paşa ilk eşi Hundi Sultan’ın vefatının ardından İskender Paşa’nın kızı olan Hafsa ile evlenir. Bu evlilikten de iki kızı olur. Kızlardan birinin adı Fatma’dır. Fatma 1523 yılında bir çavuşbaşı ile evlenir. Bu çavuşbaşı iki yıl sonra sipahi ağası olur. Ancak bu sipahi ağası daha sonra öldürülür. Hersekzade Ahmet Paşa ve Hafsa Hatun’nun ikinci evliliklerinden ikinci çocuklarının adı ise Muhsine Hatice’dir. İşte İbrahim Paşa ile evlenen bu Hatice Sultandır. Üvey abisi Mustafa Sultan II. Bayezid’in torunu olan Hatice Sultan Osmanlı sarayında, bizzat Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan’ın da çok sevdiği biridir.
Hatice Sultan teyzesinin kölesi olan Parga’dan gelmiş İbrahim ile evlendirilmiştir. Tam da bu nedenle Hatice Sultan ilk dönemlerde Pargalı İbrahim’i kendisine eş olarak layık bulmamıştır. Ancak daha sonra evliliğe ikna edilmiştir. Hatice Sultan’ın ailesi Osmanlı Devleti içinde önemli bir yer edindiği için evlilik öncesi Hatice Sultan, Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan tarafından sarayın harem kısmında ağırlanır.
İskender Paşa’nın torunu, Hersekzade Ahmet Paşa’nın kızı Hatice Sultan ile evlenen İbrahim Paşa, daha sonra başka bir hatun ile ikinci evliliğini gerçekleştirir ve bu evlilikten de çocukları olur. Hatice Sultan’ın bu ikinci evliliği hazmedemediği bilinmektedir.
İbrahim Paşa ve Hatice Sultan evliliği ve her ikisinin de hayat hikâyesi için bakılması gereken kaynaklar:
Venedik arşivi İbrahim Paşa hakkında önemli bilgiler vermektedir.
Venedik Bayloslarının raporları, Sanudo günlükleri ve Venedik Senatosu’na ait belgelerde İbrahim Paşa ile ilgili birçok bilgiyi içermektedir.
Türk tarihçilerin bu konudaki çalışmaları önemlidir. Bu çalışmalar, İbrahim Paşa’nın evliliği hakkındaki yanlış tespitler göz ardı edilerek okunmalıdır.
Ebru Turan’ın “The Marriage of Ibrahim Pasha (cs. 1495-1536) adlı çalışmasında Hatice Sultan’ın Sultan Süleyman’ın kız kardeşi olmadığı açıkça vurgulanmaktadır.
Bunun haricinde:
1949 basımı İslam Ansiklopedisi’ndeki Tayyib Gökbilgin’in yazdığı “Makbûl İbrahim Paşa” maddesi,
Türk Diyanet Vakfıİslam Ansiklopedisi’ndeki Feridun Emecen’in yazdığı “İbrahim Paşa, Pargalı” maddesi,
Lâtîfî’nin İbrahim Paşa’yı konu alan Enîsü’l-fusahâ ve Evsâf-ı İbrahim Pâşâ başlıklı risaleleri,
Peçevî Tarihi,
İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Osmanlı Tarihi, İsmail Hâmi Danişmend’in İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi,
Hester Donaldson Jenkins’in İbrahim Paşa Grand Vizir of Suleiman the Magnificent başlıklı çalışması
Baron Joseph von Hammer Purgstall’ın Osmanlı Devleti Tarihi’dir.
Venedik'in köpekleri ile yaşamak!
Vivo in una citta' fantastica con i cani e gatti! / Fantastik bir şehirde kediler ve köpeklerle birlikte yaşıyorum!
Venedik'te hiç sahipsiz canlı yok!
Venedik’e ilk geldiğim günlerde en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de yaşlısı genci hemen hemen herkesin beraberinde bir köpekle yürümesi olmuştu. Bu kadar minicik bir şehirde bu kadar köpek ve pencere kenarlarına tünemiş ev kedileri görmek, üstelik tek bir sokak hayvanının bulunmadığı bir şehirde yani Venedik'te. Evet, burada gerçekten tek bir sokak hayvanı bile yok. Bir köpek kaybolduğunda ya da başkaları tarafından bulunduğunda mutlaka her bölgede kayıp ilanları görüyorsunuz. Kimse bir gece için bile bir canlıyı bir başına bırakmıyor.
Sosyal hayatın içinde hayvanlar
Venedik'te köpeklerle vaporettolarda otobüslerde de seyahat edilebiliyor. Venedikliler gündelik hayatlarında bilhassa köpeklere çok alışıklar. Fakat köpek beslemenin belli kuralları olduğunu unutanlar hiç de öyle az değil. Malum Venedik sokakları çok da öyle hayvanlar için müsait ortamlar değil. Zira yeterli toprak alan mevcut değil. Bu nedenle köpeğini alıp gezmeye gidenlerin ellerinde sıklıkla minik plastik poşetler ve plastik eldivenler bulunuyor. Böylece köpekleri tuvaletini yaptığı zaman sahibi eldiveni eline takıyor ve köpeğin tuvaletini plastik poşete atıyor. Fakat bununla birlikte duyarlılığını sadece hayvan sevmek seviyesinde tutup çevreyi kirletmemek noktasında her hangi bir endişe taşımayanlar da az değil. Bu çevre duyarsızları nedeniyle Venedik sokakları –bilhassa yazın- kokudan geçilmiyor. Kanalların da yaz mevsiminde çok iç açıcı bir kokuya sahip olmadığı zaten bilinen bir gerçek. Böylece daha da çekilmez, üstelik de nahoş bir görüntü ortaya çıkıyor. Neyse ki bu Venedik gerçeği ile çok önce yüzleştiğim için dışarı çıktığım andan itibaren başım önümde geçtiğim yollara dikkat ederek, yanlış bir şeye basmamaya özen göstererek yürüyorum. Venedikliler de tıpkı benim gibi yapıyorlar. Hepimiz başımız önümüzde bizi bekleyen kötü sürprizlere denk gelmemeye özen göstererek yolumuza gidiyoruz. Bu Venedik gerçeğinin bilincinde olmayan turistler ise yol boyu gülümsememe neden oluyor. Zira bu kötü sürprize en çok onlar maruz kalıyorlar.
Vaporetto'da olay çıkaran köpekler
Bütün bunlara rağmen Venedikliler gerçekten de köpekleri çok seviyorlar. İlk geldiğim günlerden bir günde vapuretto ile okula giderken yaşadığım hadiseyi hiç unutmuyorum. 50 yaşlarında bir bayan benden iki durak sonra iki köpeğiyle vaporettoya bindi. Fakat köpekler insan kalabalığı karşısında bir anda havlamaya başladılar. Köpeklerin sahibi hanımefendi gayet sakin bir şekilde onları sakinleştirmeye çalışıyor; fakat köpekler hiç oralı olmuyorlardı. İki üç durak boyunca köpeklerin havlamaları hiç kesilmedi. Bense o süre boyunca her an bir tartışma çıkacağını, iki köpeğiyle vaporettoya binen hanımefendiye yolcuların demediklerini bırakmayacaklarını düşünüyordum. Bir yandan da sinirlenmeye başlamış ve sussunlar artık dayanılır gibi değil diye içimden söyleniyordum. Fakat yolcular düşündüğümün aksi yönünde bir davranış sergileyip beni gayet de utandırdılar. Genç yaşlı herkes köpekleri sakinleştirmek için elinden geleni yapmaya başladı. Bense aklımdan geçenlerden dolayı mahcup “ay canım ne de sevimlisiniz” diye köpeklere güler yüzle bakıp kendimce af diledim. Fakat bir yandan da böyle bir hadisenin Türkiye’de her hangi bir şehirde bir otobüste ya da başka bir ulaşım aracında meydana geldiğini hayal ettim. Muhtemelen bu hanımefendi öyle bir durumda bu derece sükunetini koruyamazdı. Muhtemelen de önce şoförün ve ardından da yolcuların hiddetiyle kendisini ve sevimli köpeklerini kapı dışarı edilmiş bulurdu.
Fark edilmiş duyarsızlık
Burada beni esas düşündüren şey kendim de dahil olmak üzere, başka canlıların yaşama hakkına ne derece saygı gösteriyoruz? sorusu oldu. Daha doğrusu başka hayatlara ne derece yer açıyoruz? Belli ki kendi hayatımızın çok da içinde istemiyoruz onları. Varlıklarına tahammül edemiyoruz ve sosyal hayatın hep dışına itiyoruz. Oysa evde kedi yada kopek beslemek değil hayvan sever olmak. En azından Venedik’te köpekler neredeyse sosyal hayatın bir parçası durumunda. Sadece toplu taşım araçlarında değil, marketlerde, mağazalarda, dükkanlarda, meydanlarda vs her yerde köpekleri görebiliyorsunuz. Burada dükkanlarına –et ürünleri sattıkları için- köpek girmesini uygun bulmayan dükkan sahipleri vitrinlerine sevimli bir köpek resmi asıyorlar. Altında ise şu yazı var:
“Io non posso entrare dentro.” (Ben içeriye giremem.)
Yasak kelimesi geçmeyen ve köpeğin ağzından yazılmış bu kibar uyarı da doğrusu yüksek hassasiyet noktasını fark etmenize yol açıyor.
Bir gülümseyin yeter!
Venedik'in bu sevimli üyeleri ile yaşamaya artık çok alıştım. Mümkün olduğunca onları tedirgin etmeden bazen gözlerimle bazen de yanlarına giderek sevgimi sunuyor ve onlardan da aynı şekilde karşılık buluyorum. Bu beni çok daha insancıl bir hale getiriyor. Bu sayede gördüğüm her bebeğe de gülümsüyorum. Yaşlı insanlara köprü başlarında yardım ediyorum. Her köşe başında fotoğraf çeken turistlerin ölümsüzleştirdikleri anlarına saygı duyup o kareden kaçmak için yolumu uzatıyorum. Yolunu kaybedenlere yol tarif ediyorum. Bendeki bu değişim elbette bu büyülü şehrin üzerime serpiştirdiği merhamet tohumları olmalı. Böylesi bir değişimi hepinize dilerim. Sadece ama sadece bir başka canlı varlığa gülümseyerek yaklaşmanın gücünü ve size nasıl güzel geri dönüşler yaptığını görmek için zamanınızı ayırın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
İtalya'da Yaşamak
Yurtdışı deneyimleri İtalya’nın birçok şehrinde sıklıkla misafirlerimi gezdiriyorum. Büyük bir hevesle geliyorlar ve İtalya’da bulunma...
-
Venedik Arşivlerinde Sultan Süleyman’ın damadı ve sadrazamı olan Rüstem Paşa’nın izini sürüyoruz. Rüstem Paşa kimdir? Rüstem Paşa...
-
Şehzade Mustafa’nın oğluna da kıymışlardı! Venediklilerin aktardığı şekliyle Mustafa’nın Ölümünün ardından yaşananlar gerçekler Venedik ...









